Bonus kredi kartınızda biriken bonuslarınızı internet üzerinden ve sadece kart numarası ile son kullanma tarihini girerek ücretsiz bir şekilde öğrenebiliyorsunuz.
Bunun için bu linke girin ve kart bilgilerinizi girip bonusunuzu öğrenin
https://www.bonubon.com/bonus
20 Nisan 2014 Pazar
Tüm Bankaların Kredi Kartları ile Puan Kullanılan İnternet Siteleri
HSBC bank-ADVANTAGE card
TEKNOSA.COM
Bank Asya-ASYACARD
HEPSİBURADA.COM
HİZLİAL.COM
ANNEBEBEKMAGAZALARİ.COM
BİRDUNYA.COM
HİZLİSHOP.COM
E-BEBEK.COM.TR
KONYALİSAAT.COM.TR
KOZMETİKCİM.COM
NT.COM.TR
SAATVAKTİ.COM
VİBAOPTİK.COM
KOZMETİKCİM.COM
Garanti-Bonus Card(Bonus puan Sorgulama için)
NT.COM.TR
EJOYA.COM
KOZMETİKCİM.COM
E-BEBEK.COM.TR
HEPSİBURADA.COM
MORHİPO.COM
HİZLİAL.COM
KOCTAS.COM.TR
TEKNOSA.COM
BONUBON.COM
İDEFİX.COM
Akbank-AXESS
-Hiçbir internet alışverişinde Chip para kullanılamıyor.
Finansbank- CARDFİNANS
COLLEZİONE.COM
Yapı Kredi –WORLD CARD
724TİKLA.COM
BİLETX.COM
TEKNOSA.COM
KOCTAS.COM.TR
HEPSİBURADA.COM
HİZLİAL.COM
KANGURUM.COM.TR
EJOYA.COM
GALERİGOLD.COM
E-BEBEK.COM.TR
KOZMETİKCİM.COM.TR
İş bankası-MAXİMUM kart
HEPSİBURADA.COM
MAGZACİ.COM
KOCTAS.COM.TR
KANGURUM.COM.TR
TEKNOSA.COM
GALERİGOLD.COM
Alıntı:
http://koyuncum.com/tum-bankalarin-kredi-kartlari-ile-puan-kullanilan-intenet-siteleri.html
TEKNOSA.COM
Bank Asya-ASYACARD
HEPSİBURADA.COM
HİZLİAL.COM
ANNEBEBEKMAGAZALARİ.COM
BİRDUNYA.COM
HİZLİSHOP.COM
E-BEBEK.COM.TR
KONYALİSAAT.COM.TR
KOZMETİKCİM.COM
NT.COM.TR
SAATVAKTİ.COM
VİBAOPTİK.COM
KOZMETİKCİM.COM
Garanti-Bonus Card(Bonus puan Sorgulama için)
NT.COM.TR
EJOYA.COM
KOZMETİKCİM.COM
E-BEBEK.COM.TR
HEPSİBURADA.COM
MORHİPO.COM
HİZLİAL.COM
KOCTAS.COM.TR
TEKNOSA.COM
BONUBON.COM
İDEFİX.COM
Akbank-AXESS
-Hiçbir internet alışverişinde Chip para kullanılamıyor.
Finansbank- CARDFİNANS
COLLEZİONE.COM
Yapı Kredi –WORLD CARD
724TİKLA.COM
BİLETX.COM
TEKNOSA.COM
KOCTAS.COM.TR
HEPSİBURADA.COM
HİZLİAL.COM
KANGURUM.COM.TR
EJOYA.COM
GALERİGOLD.COM
E-BEBEK.COM.TR
KOZMETİKCİM.COM.TR
İş bankası-MAXİMUM kart
HEPSİBURADA.COM
MAGZACİ.COM
KOCTAS.COM.TR
KANGURUM.COM.TR
TEKNOSA.COM
GALERİGOLD.COM
Alıntı:
http://koyuncum.com/tum-bankalarin-kredi-kartlari-ile-puan-kullanilan-intenet-siteleri.html
5 Nisan 2014 Cumartesi
Erdoğan'ın faizle 12 yıllık bitmeyen mücadelesi
2001 krizinin Türkiye ekonomisinde açtığı yaralar henüz tazeyken iktidarı devralan AKP ve lideri Recep Tayyip Erdoğan, daha hükümetteki ilk günlerinden itibaren faizlerin düşürülmesi yönünde politika benimsedi.
2001'de ekonomiden sorumlu bakan Kemal Derviş'in önderliğinde belirlenen ve Merkez Bankası'nın bağımsızlığını temel alan programa sadık kalan Erdoğan Hükümeti, bu sayede zaten düşüşe geçmiş enflasyonu daha aşağı seviyelere çekmeyi başardı. 2001'de yüzde 70'i aşan enflasyon üç yıl içerisinde tek haneye düşmüş, bu sayede faizler yüzde 60'lardan yüzde 20'li seviyelere inmişti. Ancak Erdoğan için faizlerdeki bu düşüş yeterli değildi. Çoğu yetkiliye göre Merkez Bankası'nın bağımsızlığını aşındırmak pahasına faizleri düşürmek için baskı yapmaya hazırdı.
İLK FAİZ KAVGASI
Başbakan Erdoğan'ın faizlerin düşmesi yönündeki baskın söylemi, iktidarının her yılında giderek arttı. Ekonomistler ve yetkililere göre bu tavrının arkasında iki neden olabilir: Düşük faiz sayesinde sağlanacak büyümenin oy getirdiğini bilen bir siyasinin popülist tutumu ve faizi yasaklayan dini inançları.
Erdoğan faiz nedeniyle ilk büyük kavgasını, 2003 yılında dönemin Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti ile yaptı. 2003 Mayıs ayında 450 milyon dolarlık döviz alım ihalesi yapan Merkez Bankası'na ateş püsküren Erdoğan, "Bu sanal bir müdahaledir. Faizler 3-5 puan aşağıya alınabilirse iyi olacaktır. İş dünyasının bu konudaki ıstırabını paylaşıyoruz" diye konuştu. Merkez Bankası'nın bağımsızlığına müdahale olarak algılanan bu demece Serdengeçti'nin cevabı gecikmedi: "Siyasi baskı ile faizler düşmez.".
Ancak Erdoğan da geri adım atmayarak, bu kez daha sert bir mesaj verdi: "Her kesimle konuşuyoruz. Biz haklıyız. Üzerine düşeni yap.".
Böylece Erdoğan ile Merkez Bankası yetkilileri arasında ilerleyen yıllarda da birçok kez tekrar edecek olan "faiz kavgası" başlamış oldu.
Yine de Başbakan Erdoğan'ın ekonomi konusundaki kararlarda, iktidarının ilk yıllarında sonraki yıllarının aksine ikna edilebildiği belirtiliyor. 2001-2006 yılları arasında Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) üyesi olarak görev yapan Güven Sak, "Başbakan ile bu dönemde konuşulabiliyor ve ikna edilebiliyordu." diye belirtiyor. Dönemin bir diğer PPK üyesi Şükrü Binay ise IMF ile bir anlaşma olduğunu, bu nedenle bağımsız karar almanın çok mümkün olmadığını belirterek, "Bu nedenle hükümetten bir talimat gelmesi söz konusu değildi. Her şey iyi giderken Erdoğan bunu bozmak istemezdi." dedi. Bu söylenenleri doğrular nitelikte Merkez Bankası yetkilileri Başbakan'a birkaç hafta sonra ekonomi konusunda brifing verdi. İkna olmuş görünen Erdoğan, "Her şey kontrol altında" açıklaması yaptı. Ancak yetkililere göre sonraki yıllarda bu durum değişecek ve Başbakan'ı ikna etmek zorlaşacaktı.
Süreyya Serdengeçti, kendisinin başkanlığı dönemindeki yaşananlar konusunda ilk etapta sorularımızı yanıtlamadı.
DURMUŞ YILMAZ İLE SIKINTILI GÜNLER
2006 yılında Merkez Bankası başkanlığı koltuğuna oturan Durmuş Yılmaz da faiz konusunda sık sık Erdoğan ile karşı karşıya geldi. Faiz düştükçe enflasyonun da düşeceğine inanan Başbakan Erdoğan, bu teorisine katılmayan Durmuş Yılmaz ile söz düellosuna girmekten kaçınmadı. 2006'nın Aralık ayında Erdoğan, bir toplantıda Yılmaz'ı eleştirmiş ve faizlerin indirilmesi gerektiğini söylemişti. 20 yıldan fazla süredir Merkez Bankası'ndan çalışan ve bağımsızlık konusunda hassas olan Yılmaz, "Faizler bizim elimizde, indirebiliriz de çıkartabiliriz de" diye karşılık verdi. Yılmaz, sonrasında birçok kez faizin bir sonuç olduğunu ve hükümet enflasyonu düşürmek için adım attıkça faizlerin de düşeceğini söyleyerek Başbakan'ın söylemine ters düştü.
Durmuş Yılmaz'a konu hakkındaki fikirlerine ilk etapta ulaşılamadı.
Bir süre sonra "sıfır faiz politikası" söylemini güçlendiren Erdoğan, yüksek faize karşı hükümet yanlısı medya desteği ile birlikte "faiz lobisi" kavramını ortaya atacak ve faizlerin indirilmesine karşı gelen her kesimi bu kavram çerçevesinde suçlamaya başlayacaktı.
BAŞBAKAN NEDEN DÜŞÜK FAİZ İSTİYOR?
Dönemin bir Merkez Bankası yetkilisi, düşük faiz söyleminin arkasında Başbakan'ın dini inançlarının yattığı belirterek şöyle konuştu: "Başbakan dini inançları gereği faizin haram olduğunu düşünüyor. Sıfır faiz politikası bunun bir sonucu. Başbakan homo economicus'a değil, homo islamicus'a inanır.".
Başbakanlık ofisi iddialar konusunda bir yanıt vermedi.
Türkiye'nin faiz tartışması 2008'de küresel krizin patlak vermesiyle önemli bir kavşağa geldi. Ekonomik krize karşı harekete geçen Merkez Bankası, yüzde 20'nin üzerinde olan politika faizini bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde tek haneye indirdi.
Buna karşın Başbakan Erdoğan ve dönemin ekonomiden sorumlu bazı bakanları için faizler hala çok yüksek oranlardaydı ve düşmeliydi. 2010 yılında Merkez Bankası'nın uygulamaya koyduğu ortodoks olmayan, düşük faiz ve yüksek zorunlu karşılıklar politikası çoğu uzmana göre siyasilerin "düşük faiz" isteğini karşılamak için dizayn edilmişti. Bu tarihten itibaren Merkez Bankası, bulduğu her fırsatta politika faizlerini düşürdü ve tarihi düşük seviye olan yüzde 4,5'e kadar indirdi.
The Wall Street Journal Türkiye'nin görüştüğü eski ve mevcut Merkez Bankası yetkilileri, ekonomistler ve bağımsız analistler, 2011'den sonra Erdem Başçı'nın başkanlığında Merkez Bankası bağımsızlığının geçmiş dönemlere göre önemli ölçüde gerilediğini ve siyasi baskının arttığını belirtiyor.
TÜRK USULÜ PARA POLİTİKASININ ÇÖKÜŞÜ
Doktorasını ABD Merkez Bankası Fed'in eski başkanı Ben Bernanke'nin öğrencisi olarak hazırlayan ve bir süre de Merkez Bankası'na danışmanlık yapan Bilkent Üniversitesi'nden Refet Gürkaynak siyasi baskı altındaki Merkez Bankası'nın faiz artırımı yapmadan faiz artırım etkisi yaratacak politikalar geliştirdiğini belirtiyor. "Merkez Bankası'nın üzerindeki siyasi baskı faiz artırımını zorlaştırdı" diyen Gürkaynak, "faiz artıramıyorsanız etkisi faiz artışı olabilecek politikalar bulmaya çalışıyorsunuz. Bu kısıtlar altında Merkez Bankası yapabileceğinin en iyisini yaptı. Bu durumdaki en iyi bile yeterince iyi olmayınca faiz artırımını kullanmak gerekti." diye konuştu.
Merkez Bankası, "Türk Usulü Para Politikası" dediği, faiz koridoru gibi çoklu politika faizine dayanan politikası 2014'ün Şubat ayında piyasalardaki büyük çalkantı sonucunda çöktü. Piyasalardaki büyük harekete karşı daha fazla dayanamayan ve daha birkaç gün önceki toplantısında faizleri artırmayan Merkez Bankası, 27 Ocak'ta dolar kurunun 2,39'a fırlaması sonrasında olağanüstü toplantı kararı aldı ve faizleri 5,5 puan artırdı. Basına yansıyan haberlere göre bu karar çok kolay alınmamış ve Başbakan Erdoğan danışmanlarının da itirazı nedeniyle karara karşı çıkmıştı.
Merkez Bankası konuya ilişkin yorum yapmadı.
Faiz artırımı kararı sonrasında açıklama yapan Erdoğan, "Faiz artırımına karşıyım. Sorumluluğu onlara aittir" şeklinde konuştu. Erdoğan, 4 Nisan'da yaptığı açıklama da bu görüşlerini yinelerken Merkez Bankası'nın olağanüstü toplantı yaparak faizleri düşürülmesini talep etti.
Eski bir Merkez Bankalı olan ekonomist ve Yazar Uğur Gürses, Türkiye'deki siyasilerin geçmişte de faizlerin düşürülmesi yönünde benzer baskılar uyguladığını hatırlatıyor ve ekliyor: "Yöneten siyasetçilerin Merkez Bankası'na faiz baskısı, genel faiz oranlarının nihai olarak görece daha yüksek bir yerde olmasını getiriyor. Son 20 yıllık siyasi tarih bunun örnekleriyle dolu. 1994 krizi, bizatihi Başbakan Tansu Çiller'in ekonomik temellerden uzak biçimde bir düşük faiz takıntısı yüzünden patlak vermiştir. Bedelini de misliyle hane halkı ve şirketler kesimi ödemiştir. 2011'de ve 2014'de olan da budur; faizlerin bir süre yarım-bir puan düşük tutulması uğruna, sonunda 4-5 puanlık artışlar yapılmak zorunda kalındığı, mali çalkantı yaşandığı süreçler ortaya çıktı"
Alıntı:
http://www.wsj.com.tr/article/SB10001424052702303532704579481073291232630.html
2001'de ekonomiden sorumlu bakan Kemal Derviş'in önderliğinde belirlenen ve Merkez Bankası'nın bağımsızlığını temel alan programa sadık kalan Erdoğan Hükümeti, bu sayede zaten düşüşe geçmiş enflasyonu daha aşağı seviyelere çekmeyi başardı. 2001'de yüzde 70'i aşan enflasyon üç yıl içerisinde tek haneye düşmüş, bu sayede faizler yüzde 60'lardan yüzde 20'li seviyelere inmişti. Ancak Erdoğan için faizlerdeki bu düşüş yeterli değildi. Çoğu yetkiliye göre Merkez Bankası'nın bağımsızlığını aşındırmak pahasına faizleri düşürmek için baskı yapmaya hazırdı.
İLK FAİZ KAVGASI
Başbakan Erdoğan'ın faizlerin düşmesi yönündeki baskın söylemi, iktidarının her yılında giderek arttı. Ekonomistler ve yetkililere göre bu tavrının arkasında iki neden olabilir: Düşük faiz sayesinde sağlanacak büyümenin oy getirdiğini bilen bir siyasinin popülist tutumu ve faizi yasaklayan dini inançları.
Erdoğan faiz nedeniyle ilk büyük kavgasını, 2003 yılında dönemin Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti ile yaptı. 2003 Mayıs ayında 450 milyon dolarlık döviz alım ihalesi yapan Merkez Bankası'na ateş püsküren Erdoğan, "Bu sanal bir müdahaledir. Faizler 3-5 puan aşağıya alınabilirse iyi olacaktır. İş dünyasının bu konudaki ıstırabını paylaşıyoruz" diye konuştu. Merkez Bankası'nın bağımsızlığına müdahale olarak algılanan bu demece Serdengeçti'nin cevabı gecikmedi: "Siyasi baskı ile faizler düşmez.".
Ancak Erdoğan da geri adım atmayarak, bu kez daha sert bir mesaj verdi: "Her kesimle konuşuyoruz. Biz haklıyız. Üzerine düşeni yap.".
Böylece Erdoğan ile Merkez Bankası yetkilileri arasında ilerleyen yıllarda da birçok kez tekrar edecek olan "faiz kavgası" başlamış oldu.
Yine de Başbakan Erdoğan'ın ekonomi konusundaki kararlarda, iktidarının ilk yıllarında sonraki yıllarının aksine ikna edilebildiği belirtiliyor. 2001-2006 yılları arasında Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) üyesi olarak görev yapan Güven Sak, "Başbakan ile bu dönemde konuşulabiliyor ve ikna edilebiliyordu." diye belirtiyor. Dönemin bir diğer PPK üyesi Şükrü Binay ise IMF ile bir anlaşma olduğunu, bu nedenle bağımsız karar almanın çok mümkün olmadığını belirterek, "Bu nedenle hükümetten bir talimat gelmesi söz konusu değildi. Her şey iyi giderken Erdoğan bunu bozmak istemezdi." dedi. Bu söylenenleri doğrular nitelikte Merkez Bankası yetkilileri Başbakan'a birkaç hafta sonra ekonomi konusunda brifing verdi. İkna olmuş görünen Erdoğan, "Her şey kontrol altında" açıklaması yaptı. Ancak yetkililere göre sonraki yıllarda bu durum değişecek ve Başbakan'ı ikna etmek zorlaşacaktı.
Süreyya Serdengeçti, kendisinin başkanlığı dönemindeki yaşananlar konusunda ilk etapta sorularımızı yanıtlamadı.
DURMUŞ YILMAZ İLE SIKINTILI GÜNLER
2006 yılında Merkez Bankası başkanlığı koltuğuna oturan Durmuş Yılmaz da faiz konusunda sık sık Erdoğan ile karşı karşıya geldi. Faiz düştükçe enflasyonun da düşeceğine inanan Başbakan Erdoğan, bu teorisine katılmayan Durmuş Yılmaz ile söz düellosuna girmekten kaçınmadı. 2006'nın Aralık ayında Erdoğan, bir toplantıda Yılmaz'ı eleştirmiş ve faizlerin indirilmesi gerektiğini söylemişti. 20 yıldan fazla süredir Merkez Bankası'ndan çalışan ve bağımsızlık konusunda hassas olan Yılmaz, "Faizler bizim elimizde, indirebiliriz de çıkartabiliriz de" diye karşılık verdi. Yılmaz, sonrasında birçok kez faizin bir sonuç olduğunu ve hükümet enflasyonu düşürmek için adım attıkça faizlerin de düşeceğini söyleyerek Başbakan'ın söylemine ters düştü.
Durmuş Yılmaz'a konu hakkındaki fikirlerine ilk etapta ulaşılamadı.
Bir süre sonra "sıfır faiz politikası" söylemini güçlendiren Erdoğan, yüksek faize karşı hükümet yanlısı medya desteği ile birlikte "faiz lobisi" kavramını ortaya atacak ve faizlerin indirilmesine karşı gelen her kesimi bu kavram çerçevesinde suçlamaya başlayacaktı.
BAŞBAKAN NEDEN DÜŞÜK FAİZ İSTİYOR?
Dönemin bir Merkez Bankası yetkilisi, düşük faiz söyleminin arkasında Başbakan'ın dini inançlarının yattığı belirterek şöyle konuştu: "Başbakan dini inançları gereği faizin haram olduğunu düşünüyor. Sıfır faiz politikası bunun bir sonucu. Başbakan homo economicus'a değil, homo islamicus'a inanır.".
Başbakanlık ofisi iddialar konusunda bir yanıt vermedi.
Türkiye'nin faiz tartışması 2008'de küresel krizin patlak vermesiyle önemli bir kavşağa geldi. Ekonomik krize karşı harekete geçen Merkez Bankası, yüzde 20'nin üzerinde olan politika faizini bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde tek haneye indirdi.
Buna karşın Başbakan Erdoğan ve dönemin ekonomiden sorumlu bazı bakanları için faizler hala çok yüksek oranlardaydı ve düşmeliydi. 2010 yılında Merkez Bankası'nın uygulamaya koyduğu ortodoks olmayan, düşük faiz ve yüksek zorunlu karşılıklar politikası çoğu uzmana göre siyasilerin "düşük faiz" isteğini karşılamak için dizayn edilmişti. Bu tarihten itibaren Merkez Bankası, bulduğu her fırsatta politika faizlerini düşürdü ve tarihi düşük seviye olan yüzde 4,5'e kadar indirdi.
The Wall Street Journal Türkiye'nin görüştüğü eski ve mevcut Merkez Bankası yetkilileri, ekonomistler ve bağımsız analistler, 2011'den sonra Erdem Başçı'nın başkanlığında Merkez Bankası bağımsızlığının geçmiş dönemlere göre önemli ölçüde gerilediğini ve siyasi baskının arttığını belirtiyor.
TÜRK USULÜ PARA POLİTİKASININ ÇÖKÜŞÜ
Doktorasını ABD Merkez Bankası Fed'in eski başkanı Ben Bernanke'nin öğrencisi olarak hazırlayan ve bir süre de Merkez Bankası'na danışmanlık yapan Bilkent Üniversitesi'nden Refet Gürkaynak siyasi baskı altındaki Merkez Bankası'nın faiz artırımı yapmadan faiz artırım etkisi yaratacak politikalar geliştirdiğini belirtiyor. "Merkez Bankası'nın üzerindeki siyasi baskı faiz artırımını zorlaştırdı" diyen Gürkaynak, "faiz artıramıyorsanız etkisi faiz artışı olabilecek politikalar bulmaya çalışıyorsunuz. Bu kısıtlar altında Merkez Bankası yapabileceğinin en iyisini yaptı. Bu durumdaki en iyi bile yeterince iyi olmayınca faiz artırımını kullanmak gerekti." diye konuştu.
Merkez Bankası, "Türk Usulü Para Politikası" dediği, faiz koridoru gibi çoklu politika faizine dayanan politikası 2014'ün Şubat ayında piyasalardaki büyük çalkantı sonucunda çöktü. Piyasalardaki büyük harekete karşı daha fazla dayanamayan ve daha birkaç gün önceki toplantısında faizleri artırmayan Merkez Bankası, 27 Ocak'ta dolar kurunun 2,39'a fırlaması sonrasında olağanüstü toplantı kararı aldı ve faizleri 5,5 puan artırdı. Basına yansıyan haberlere göre bu karar çok kolay alınmamış ve Başbakan Erdoğan danışmanlarının da itirazı nedeniyle karara karşı çıkmıştı.
Merkez Bankası konuya ilişkin yorum yapmadı.
Faiz artırımı kararı sonrasında açıklama yapan Erdoğan, "Faiz artırımına karşıyım. Sorumluluğu onlara aittir" şeklinde konuştu. Erdoğan, 4 Nisan'da yaptığı açıklama da bu görüşlerini yinelerken Merkez Bankası'nın olağanüstü toplantı yaparak faizleri düşürülmesini talep etti.
Eski bir Merkez Bankalı olan ekonomist ve Yazar Uğur Gürses, Türkiye'deki siyasilerin geçmişte de faizlerin düşürülmesi yönünde benzer baskılar uyguladığını hatırlatıyor ve ekliyor: "Yöneten siyasetçilerin Merkez Bankası'na faiz baskısı, genel faiz oranlarının nihai olarak görece daha yüksek bir yerde olmasını getiriyor. Son 20 yıllık siyasi tarih bunun örnekleriyle dolu. 1994 krizi, bizatihi Başbakan Tansu Çiller'in ekonomik temellerden uzak biçimde bir düşük faiz takıntısı yüzünden patlak vermiştir. Bedelini de misliyle hane halkı ve şirketler kesimi ödemiştir. 2011'de ve 2014'de olan da budur; faizlerin bir süre yarım-bir puan düşük tutulması uğruna, sonunda 4-5 puanlık artışlar yapılmak zorunda kalındığı, mali çalkantı yaşandığı süreçler ortaya çıktı"
Alıntı:
http://www.wsj.com.tr/article/SB10001424052702303532704579481073291232630.html
25 Mart 2014 Salı
"Bilinçli yatırım yapmak" isteyenlere tavsiyeler
Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü İbrahim Turhan, dövizin asla bir yatırım aracı olmadığını belirterek, "Dövizi alıp atıl bir vaziyette tutmak, aslında önemli bir ekonomik kaynağın heba edilmesi anlamına gelir" dedi.
Turhan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yatırım yaparken dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.
Borsa İstanbul'un "www.bilincliyatirimci.org" adında bir web sitesi olduğunu hatırlatarak, burada yatırımcılara, bilinçli yatırım yapmaları için gerekenlerin anlatıldığını belirtti.
Sermaye piyasalarının, orta ve uzun vadeli yatırım yapılacak bir yer olduğunu dile getiren Turhan, şöyle konuştu:
"Sermaye piyasaları, 'oynanacak' alanlar değildir. Yatırımların temel göstergeleri dikkate alınarak, orta ve uzun vadeli bir perspektifle yapılması gerekir. Böyle yapan bir yatırımcı, kaliteli şirketlerin varlıklarına orta ve uzun vadeli bir bakışla yatırım yapan bir yatırımcı, sermaye piyasasında elde ettiği kazancı, başka hiçbir yerde elde edemez.
Sürekli alım satım yaparak, kısa vadeli bir bakışla, hele de kendi kaynaklarıyla değil, borçlanarak bu işlemleri yapanlar, tabii ki ciddi bir risk aldıklarını bilmeliler. Onun için bireysel yatırımcılara önerim, mümkün mertebe kurumsal yatırımlarla sermaye piyasalarına gelmeleri. Yani, portföy yönetim şirketleriyle, varlık yönetim şirketleriyle, bireysel emeklilik şirketleriyle ve borsa yatırım fonlarıyla yatırımlarını yönlendirmeleri. Çünkü bu, aslında onların tasarruflarının borsa profesyonelleri tarafından yönetilmesini mümkün kılacak."
"Genç tasarruf sahipleri, mutlaka bireysel emeklilik sistemine kaydolmalı"
Bireysel emekliliğe dikkati çeken Turhan, "Hükümet de bireysel emeklilik sistemine çok ciddi bir destek veriyor, katkı sağlıyor, teşvik uyguluyor. Özellikle yaşı daha genç olan tasarruf sahipleri, mutlaka ve mutlaka bireysel emeklilik sistemine kaydolmalı, biriktirebildikleri kadar katkı sağlamalı. Çünkü kendilerinin sağladığı katkının yüzde 25'i kadar hükümet de hazine de oraya katkı sağlayacak ve mutlaka bu portföylerinin bir kısmını da sermaye piyasası araçlarında değerlendirmeliler diye düşünüyorum" ifadesini kullandı.
Turhan, kendi yatırım yapmak isteyen, yatırımlarını profesyonel yatırımcı eliyle değil de kendi yönetmek isteyen yatırımcılara da mutlaka yatırım yaptıkları şirketlere dikkat etmelerini ve bunu uzun vadeli bir yatırım olarak görmelerini önerdi.
"Döviz asla bir yatırım aracı değildir"
Altının Türkiye'de bir tasarruf aracı olarak görüldüğünü belirten Turhan, şunları kaydetti:
"Altın, yüksek katma değerli ziynet eşyası olarak tabii ki kullanılmalı. Bu, ülkemiz açısından da önemli bir sektör. Altının tasarruf aracı olarak kullanılması, profesyonel yatırımcılar tarafından yapıldığında olumlu sonuç verebilecek bir şeydir. Çünkü altın fiyatları çok dalgalanabiliyor.
Döviz asla bir yatırım aracı değildir. Hele hele dövizi alıp atıl bir vaziyette tutmak, aslında önemli bir ekonomik kaynağın heba edilmesi anlamına gelir. Ülkemizde gayrimenkulun de bir yatırım aracı olarak tercih edildiğini görüyoruz.
Gayrimenkulle ilgili yatırımların mümkün mertebe yine gayrimenkul yatırım ortaklıkları ve gayrimenkule dayalı menkul kıymetler aracılığı ile yapılmasının da yatırımcılar açısından daha avantajlı olacağını düşünüyorum."
Alıntı:
http://www.cnnturk.com/haber/ekonomi/genel/bilincli-yatirim-yapmak-isteyenlere-tavsiyeler
Turhan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yatırım yaparken dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.
Borsa İstanbul'un "www.bilincliyatirimci.org" adında bir web sitesi olduğunu hatırlatarak, burada yatırımcılara, bilinçli yatırım yapmaları için gerekenlerin anlatıldığını belirtti.
Sermaye piyasalarının, orta ve uzun vadeli yatırım yapılacak bir yer olduğunu dile getiren Turhan, şöyle konuştu:
"Sermaye piyasaları, 'oynanacak' alanlar değildir. Yatırımların temel göstergeleri dikkate alınarak, orta ve uzun vadeli bir perspektifle yapılması gerekir. Böyle yapan bir yatırımcı, kaliteli şirketlerin varlıklarına orta ve uzun vadeli bir bakışla yatırım yapan bir yatırımcı, sermaye piyasasında elde ettiği kazancı, başka hiçbir yerde elde edemez.
Sürekli alım satım yaparak, kısa vadeli bir bakışla, hele de kendi kaynaklarıyla değil, borçlanarak bu işlemleri yapanlar, tabii ki ciddi bir risk aldıklarını bilmeliler. Onun için bireysel yatırımcılara önerim, mümkün mertebe kurumsal yatırımlarla sermaye piyasalarına gelmeleri. Yani, portföy yönetim şirketleriyle, varlık yönetim şirketleriyle, bireysel emeklilik şirketleriyle ve borsa yatırım fonlarıyla yatırımlarını yönlendirmeleri. Çünkü bu, aslında onların tasarruflarının borsa profesyonelleri tarafından yönetilmesini mümkün kılacak."
"Genç tasarruf sahipleri, mutlaka bireysel emeklilik sistemine kaydolmalı"
Bireysel emekliliğe dikkati çeken Turhan, "Hükümet de bireysel emeklilik sistemine çok ciddi bir destek veriyor, katkı sağlıyor, teşvik uyguluyor. Özellikle yaşı daha genç olan tasarruf sahipleri, mutlaka ve mutlaka bireysel emeklilik sistemine kaydolmalı, biriktirebildikleri kadar katkı sağlamalı. Çünkü kendilerinin sağladığı katkının yüzde 25'i kadar hükümet de hazine de oraya katkı sağlayacak ve mutlaka bu portföylerinin bir kısmını da sermaye piyasası araçlarında değerlendirmeliler diye düşünüyorum" ifadesini kullandı.
Turhan, kendi yatırım yapmak isteyen, yatırımlarını profesyonel yatırımcı eliyle değil de kendi yönetmek isteyen yatırımcılara da mutlaka yatırım yaptıkları şirketlere dikkat etmelerini ve bunu uzun vadeli bir yatırım olarak görmelerini önerdi.
"Döviz asla bir yatırım aracı değildir"
Altının Türkiye'de bir tasarruf aracı olarak görüldüğünü belirten Turhan, şunları kaydetti:
"Altın, yüksek katma değerli ziynet eşyası olarak tabii ki kullanılmalı. Bu, ülkemiz açısından da önemli bir sektör. Altının tasarruf aracı olarak kullanılması, profesyonel yatırımcılar tarafından yapıldığında olumlu sonuç verebilecek bir şeydir. Çünkü altın fiyatları çok dalgalanabiliyor.
Döviz asla bir yatırım aracı değildir. Hele hele dövizi alıp atıl bir vaziyette tutmak, aslında önemli bir ekonomik kaynağın heba edilmesi anlamına gelir. Ülkemizde gayrimenkulun de bir yatırım aracı olarak tercih edildiğini görüyoruz.
Gayrimenkulle ilgili yatırımların mümkün mertebe yine gayrimenkul yatırım ortaklıkları ve gayrimenkule dayalı menkul kıymetler aracılığı ile yapılmasının da yatırımcılar açısından daha avantajlı olacağını düşünüyorum."
Alıntı:
http://www.cnnturk.com/haber/ekonomi/genel/bilincli-yatirim-yapmak-isteyenlere-tavsiyeler
9 Şubat 2014 Pazar
Atatürk ve Erbakan: İki sanayileşmeci lider
Sanayileşme gereklidir. Bunun içindir ki Amerika’da Singapur’a dünyanın farklı büyüklükteki ülkeleri sanayilerinin gelişmesini isterler. Ancak diğer hedefler gibi, sanayileşme de hükümetlerin en öncelikli gündemleri arasına girmedikçe gereğince ele alınmaz. Özel sektör de yetersiz ise sanayileşmeniz yavaş ilerler.
Eski Sanayi Bakanı Nihat Ergün döneminde Türkiye uzun yıllardır ilk defa bir sanayi stratejisi ve bunun altında çeşitli alanlarda alt stratejiler oluşturdu. Bu bir öncelik beyanıydı. Son on yıldaki makroekonomik kazanımların sanayiye dayalı teknolojik bir dönüşüm haline getirilmesi 2023’e hazırlanan Türkiye için önemli bir gereklilik.
Sanayileşme neden önemli?
Sanayileşme, ekonomi genelindeki kaynakların diğerlerine değil öncelikle sanayiye yönlendirilmesini gerektiriyor. Yani, riskli bir politika. Eğer ekonomi, kaynaklarını bu sektöre kaydırmakla nisbi olarak bir fırsat maliyetiyle karşılaşacaksa zarara uğrarsınız. İşte bu yüzdendir ki, Alexander Hamilton, 18. yüzyılın sonlarında tarım zengini Amerika’da geleceğin tarım değil sanayide olduğunu söylediğinde ilk başta tepkiyle karşılaşmıştı. 18-19. yüzyıllarda, bir Amerikan kapitalistini tarım yerine sanayiye para yatırmaya ikna etmek, bağımsızlığına kavuşmaya çalışan Amerikan hükümetini ikna etmekten daha zordu.
Diyeceksiniz ki, 18. yüzyılın ‘geleceğinin sektörü’ sanayi ise 21. yüzyılınki de sanayi olabilir mi? Hele 21. yüzyılda en çok ‘yenilikçi sanayiler’ ‘bilgi ekonomisi’ gibi ‘soft’ başlıkları konuşuyorsak. Haklısınız ama bunlar tarım ve madenciliğin yer aldığı ‘birincil’ sektörler ile sanayinin yer aldığı ‘ikincil’ sektörün önemini ortadan kaldırmıyor. Dahası, yenilikçi sektörlerin içinde yer aldıkları ‘üçüncül’ sektörler başarılı birincil ve ikincil sektör platformlarına ihtiyaç duyuyor; güçlü birincil ve ikincil sektörlerini kuramamış ülkelerin güçlü yenilikçi sektörler kurması zor. Oysa, Türkiye’nin iktisadi gelişimine baktığımızda birincil ve özellikle ikincil sektörleri geliştirmekte olmamız gereken yerde olmadığımızı görüyoruz. Sanayi ve sanayicinin olmadığı bir yerde teknoloji ya da yenilikçi politikaları nasıl başarılı olsun?
Türkiye’de sanayi sektörü ve politikaları: Atatürk ve Erbakan
Atatürk ve Erbakan siyasi/ideolojik olarak ne kadar uzaksa sanayileşme konusunda birbirlerine o kadar yakınlar. Türkiye iktisat tarihine baktığım zaman, sanayileşmenin iki dönemde ana ekonomik öncelik olarak ele alındığını görüyorum: Atatürk ve Erbakan. Her iki lider de sanayileşmenin önemini kavrasa da dönemlerindeki geniş yönetici (Atatürk) ya da siyasetçi (Erbakan) kitleleri bunu kavrayamamıştı. Bu da, her iki dönemde de, ‘sanayileşmenin’ tam anlamıyla başarılmasını engelledi. Türkiye’de 1980’li yıllarda rahmetli Özal’ın döneminde Türkiye Komünist Partisi’nin (tekrar) kuruluşuna izin vererek özgürlüklere bir kapı daha açarken, 21. yüzyılın başlangıcında, 2014 yılında, siyasi partilerin kapatılmasını salık veren siyaset bilimcilerinin bunları bilmesinde fayda var.
Hem Atatürk hem de Erbakan’ın ‘devlet liderliğinde’ sanayileşmeyi temel aldığı söylenebilir. Ancak ikisi de özel sektörün ekonominin motoru olması gerektiğini düşünüyor ve söylüyordu. Her ikisi de ekonomist değildi; kalkınma konusundaki düşünceleri ‘gözlem’ ve ‘sezgiden’ kaynaklanıyordu. Benzer ‘gözlem’ ve ‘sezgi’ 19. yüzyıl Meiji dönemi ve 20. yüzyıldaki hızlı Japon kalkınmalarında ve yine 20. yüzyıldaki Kore kalkınmasını yönlendiren ve yürüten liderlerde de vardı.
Bu iki sanayileşme tecrübesinin de yeterince başarılı olamamasın sebebi neydi? Büyük eğilimleri tek bir sebebe bağlama saflığına düşmemek için ‘önemli’ gördüğüm iki sebebi söyleyeyim. Atatürk döneminde ‘sanayiye inanmış’ bürokrat ve siyasetçi sayısı azdı; Cemal Bayar’dan Şevket Süreyya Aydemir’e siyasi görüşleri taban tabana zıt olsa da ‘kalkınmacı’ devlet adamı yok denecek kadar azdı. 1940’lı yıllarda kaybettiğimiz havacılık sanayii bunun en üzücü sonuçlarındandır. Atatürk’ün sağlığını kaybettiği 1930’ların ikinci yarısında kalkınma hızı düşmeye başladı. Bunun üzerine büyük buhran ve İkinci Dünya Savaşı öncesi şartları gelince kaynak fakiri Türkiye kalkınmasını hızlandıramadı.
Atatürk döneminde, ‘big push’ kategorisinde değerlendirebileceğimiz oldukça orijinal sanayileşme yöntemleri kullanıldı ve o ilk yıllarında bir sanayi bazı oluşturuldu. Ancak bu süreç bir Japon ya da Alman kalkınması örneklerinde olduğu gibi sürekli olamadı. Eğer olsaydı; Gerschenkron’un literatürüne Türk modeli olarak girebilirdi Türkiye.
Sümerbank ve Etibank’ın kurulması, bunların bünyesinde çok sayıda diğer kamu şirketi ve tesisinin doğması Atatürk döneminde oldu. Sümerbank ve Etibank aynı zamanda bir kalkınma finansmanı kuruluşu olarak tasarlandı. Dahası, ülkede teknik bir kadronun oluşturulması gerektiği anlaşıldığından bu kuruluşlar mühendisleri hem burs veren hem işbaşında eğiten birer okul gibi düşünüldü.
Erbakan dönemindeki sanayileşme ise siyasi istikrarsızlığa kurban gitti. Dönemin diğer siyasi partilerinin sanayi ve kalkınma konularının önemini kavrayamamış olmaları bu dönemdeki sanayileşme Rönesans’ını akamete uğrattı demek mübalağa olmayabilir. Erbakan döneminde kapsamlı bir sanayileşme süreci başlatılmıştı.
Elektromekanik alanında Temsan (jeneratör ve türbin üretimi), Taksan (Takım tezgâhları), elektronik alanında Testaş, havacılık alanında Tusaş (bugünkü TAI) Erbakan’ın inisiyatifiyle kurulmuştu. Motor, kamyon ve otobüs üretmek için kurulan Tümosan da. Tümosan’ın Aksaray’daki tesisleri sonradan Mercedes tarafından, Konya’daki motor tesisleri ise Albayrak grubu tarafından satın alındı. O dönemde Türkiye tekstil üretiminde ilerliyor, yatırımlar yapılıyor ancak tüm tekstil makinelerini ithal ediyordu; özel sektör tekstil makineleri üretimine girmiyordu. Tekstil makineleri üretmek için Sümerbank İstanbul Defterdar (boya apre ve terbiye makineleri), Malatya (dokuma tezgâhları) ve Gaziantep (iplik makineleri) tesisleri kuruldu. Lisans anlaşmaları yapıldı. Kalkınmanın finansmanı için yurtdışındaki tasarrufları da Türkiye’ye kazandırmak amacıyla Desiyab kuruldu.
Atatürk döneminde olduğu gibi, Erbakan döneminde de bu şirketler sonradan özel sektöre devredilebilecek statüde kuruluyordu. Ancak mevcut iktisadi devlet teşekkülleri ve KİT’ler de o dönemde bir yatırım süreci başlatmıştı. Sümerbank tekstil, seramik, fayans, ayakkabı, kimyevi boyalar alanlarında (İzmir-Bayındır, Iğdır, Tortum ve daha birçok kent ve kasabada), Türkiye Çimento Sanayi çimento alanında (Ergani ve Urfa’dan Edirne Lalapaşa’ya kadar), SEKA kâğıt üretiminde (örneğin Çaycuma, Giresun Afyon, Balıkesir), Makine Kimya Endüstrisi (Çankırı, Polatlı, Erzurum), Türkiye Gübre Sanayi (Mardin Mazıdağ, Kars, Gemlik gibi şehirler) çok sayıda yeni tesis kurdu. Bu tesislerin Türkiye’nin kırsal kesimine dağılarak yerel kalkınmayı desteklemeleri amaçlanmıştı. Ne yazık ki, tüm bu gayretler siyasi çatışmaların kurbanı oldu, Türkiye’nin sanayileşmesi akamete uğradı. Benzer sektörleri hedefleyen Kore ise alabildiğine ilerleyerek bugün LCD ekranlardan akıllı telefonlara, otomotivden nükleer santral teknolojisine kadar dünyanın en önemli ekonomileri arasına girdi.
Unutmadan, Atatürk dönemini Yahya Sezai Tezel’in ‘Cumhuriyet Döneminin İktisat Tarihi’ (Yurt Yayınları), Erbakan dönemini ise Kahraman Emmioğlu’nun Türkiye’nin Sanayileşme Serüveni (Elips Kitap, 2012) kitabından anekdotlarla takip edebilirsiniz.
Murat Yülek
Alıntı:
http://www.zaman.com.tr/murat-yulek/ataturk-ve-erbakan-iki-sanayilesmeci-lider_2198514.html
Eski Sanayi Bakanı Nihat Ergün döneminde Türkiye uzun yıllardır ilk defa bir sanayi stratejisi ve bunun altında çeşitli alanlarda alt stratejiler oluşturdu. Bu bir öncelik beyanıydı. Son on yıldaki makroekonomik kazanımların sanayiye dayalı teknolojik bir dönüşüm haline getirilmesi 2023’e hazırlanan Türkiye için önemli bir gereklilik.
Sanayileşme neden önemli?
Sanayileşme, ekonomi genelindeki kaynakların diğerlerine değil öncelikle sanayiye yönlendirilmesini gerektiriyor. Yani, riskli bir politika. Eğer ekonomi, kaynaklarını bu sektöre kaydırmakla nisbi olarak bir fırsat maliyetiyle karşılaşacaksa zarara uğrarsınız. İşte bu yüzdendir ki, Alexander Hamilton, 18. yüzyılın sonlarında tarım zengini Amerika’da geleceğin tarım değil sanayide olduğunu söylediğinde ilk başta tepkiyle karşılaşmıştı. 18-19. yüzyıllarda, bir Amerikan kapitalistini tarım yerine sanayiye para yatırmaya ikna etmek, bağımsızlığına kavuşmaya çalışan Amerikan hükümetini ikna etmekten daha zordu.
Diyeceksiniz ki, 18. yüzyılın ‘geleceğinin sektörü’ sanayi ise 21. yüzyılınki de sanayi olabilir mi? Hele 21. yüzyılda en çok ‘yenilikçi sanayiler’ ‘bilgi ekonomisi’ gibi ‘soft’ başlıkları konuşuyorsak. Haklısınız ama bunlar tarım ve madenciliğin yer aldığı ‘birincil’ sektörler ile sanayinin yer aldığı ‘ikincil’ sektörün önemini ortadan kaldırmıyor. Dahası, yenilikçi sektörlerin içinde yer aldıkları ‘üçüncül’ sektörler başarılı birincil ve ikincil sektör platformlarına ihtiyaç duyuyor; güçlü birincil ve ikincil sektörlerini kuramamış ülkelerin güçlü yenilikçi sektörler kurması zor. Oysa, Türkiye’nin iktisadi gelişimine baktığımızda birincil ve özellikle ikincil sektörleri geliştirmekte olmamız gereken yerde olmadığımızı görüyoruz. Sanayi ve sanayicinin olmadığı bir yerde teknoloji ya da yenilikçi politikaları nasıl başarılı olsun?
Türkiye’de sanayi sektörü ve politikaları: Atatürk ve Erbakan
Atatürk ve Erbakan siyasi/ideolojik olarak ne kadar uzaksa sanayileşme konusunda birbirlerine o kadar yakınlar. Türkiye iktisat tarihine baktığım zaman, sanayileşmenin iki dönemde ana ekonomik öncelik olarak ele alındığını görüyorum: Atatürk ve Erbakan. Her iki lider de sanayileşmenin önemini kavrasa da dönemlerindeki geniş yönetici (Atatürk) ya da siyasetçi (Erbakan) kitleleri bunu kavrayamamıştı. Bu da, her iki dönemde de, ‘sanayileşmenin’ tam anlamıyla başarılmasını engelledi. Türkiye’de 1980’li yıllarda rahmetli Özal’ın döneminde Türkiye Komünist Partisi’nin (tekrar) kuruluşuna izin vererek özgürlüklere bir kapı daha açarken, 21. yüzyılın başlangıcında, 2014 yılında, siyasi partilerin kapatılmasını salık veren siyaset bilimcilerinin bunları bilmesinde fayda var.
Hem Atatürk hem de Erbakan’ın ‘devlet liderliğinde’ sanayileşmeyi temel aldığı söylenebilir. Ancak ikisi de özel sektörün ekonominin motoru olması gerektiğini düşünüyor ve söylüyordu. Her ikisi de ekonomist değildi; kalkınma konusundaki düşünceleri ‘gözlem’ ve ‘sezgiden’ kaynaklanıyordu. Benzer ‘gözlem’ ve ‘sezgi’ 19. yüzyıl Meiji dönemi ve 20. yüzyıldaki hızlı Japon kalkınmalarında ve yine 20. yüzyıldaki Kore kalkınmasını yönlendiren ve yürüten liderlerde de vardı.
Bu iki sanayileşme tecrübesinin de yeterince başarılı olamamasın sebebi neydi? Büyük eğilimleri tek bir sebebe bağlama saflığına düşmemek için ‘önemli’ gördüğüm iki sebebi söyleyeyim. Atatürk döneminde ‘sanayiye inanmış’ bürokrat ve siyasetçi sayısı azdı; Cemal Bayar’dan Şevket Süreyya Aydemir’e siyasi görüşleri taban tabana zıt olsa da ‘kalkınmacı’ devlet adamı yok denecek kadar azdı. 1940’lı yıllarda kaybettiğimiz havacılık sanayii bunun en üzücü sonuçlarındandır. Atatürk’ün sağlığını kaybettiği 1930’ların ikinci yarısında kalkınma hızı düşmeye başladı. Bunun üzerine büyük buhran ve İkinci Dünya Savaşı öncesi şartları gelince kaynak fakiri Türkiye kalkınmasını hızlandıramadı.
Atatürk döneminde, ‘big push’ kategorisinde değerlendirebileceğimiz oldukça orijinal sanayileşme yöntemleri kullanıldı ve o ilk yıllarında bir sanayi bazı oluşturuldu. Ancak bu süreç bir Japon ya da Alman kalkınması örneklerinde olduğu gibi sürekli olamadı. Eğer olsaydı; Gerschenkron’un literatürüne Türk modeli olarak girebilirdi Türkiye.
Sümerbank ve Etibank’ın kurulması, bunların bünyesinde çok sayıda diğer kamu şirketi ve tesisinin doğması Atatürk döneminde oldu. Sümerbank ve Etibank aynı zamanda bir kalkınma finansmanı kuruluşu olarak tasarlandı. Dahası, ülkede teknik bir kadronun oluşturulması gerektiği anlaşıldığından bu kuruluşlar mühendisleri hem burs veren hem işbaşında eğiten birer okul gibi düşünüldü.
Erbakan dönemindeki sanayileşme ise siyasi istikrarsızlığa kurban gitti. Dönemin diğer siyasi partilerinin sanayi ve kalkınma konularının önemini kavrayamamış olmaları bu dönemdeki sanayileşme Rönesans’ını akamete uğrattı demek mübalağa olmayabilir. Erbakan döneminde kapsamlı bir sanayileşme süreci başlatılmıştı.
Elektromekanik alanında Temsan (jeneratör ve türbin üretimi), Taksan (Takım tezgâhları), elektronik alanında Testaş, havacılık alanında Tusaş (bugünkü TAI) Erbakan’ın inisiyatifiyle kurulmuştu. Motor, kamyon ve otobüs üretmek için kurulan Tümosan da. Tümosan’ın Aksaray’daki tesisleri sonradan Mercedes tarafından, Konya’daki motor tesisleri ise Albayrak grubu tarafından satın alındı. O dönemde Türkiye tekstil üretiminde ilerliyor, yatırımlar yapılıyor ancak tüm tekstil makinelerini ithal ediyordu; özel sektör tekstil makineleri üretimine girmiyordu. Tekstil makineleri üretmek için Sümerbank İstanbul Defterdar (boya apre ve terbiye makineleri), Malatya (dokuma tezgâhları) ve Gaziantep (iplik makineleri) tesisleri kuruldu. Lisans anlaşmaları yapıldı. Kalkınmanın finansmanı için yurtdışındaki tasarrufları da Türkiye’ye kazandırmak amacıyla Desiyab kuruldu.
Atatürk döneminde olduğu gibi, Erbakan döneminde de bu şirketler sonradan özel sektöre devredilebilecek statüde kuruluyordu. Ancak mevcut iktisadi devlet teşekkülleri ve KİT’ler de o dönemde bir yatırım süreci başlatmıştı. Sümerbank tekstil, seramik, fayans, ayakkabı, kimyevi boyalar alanlarında (İzmir-Bayındır, Iğdır, Tortum ve daha birçok kent ve kasabada), Türkiye Çimento Sanayi çimento alanında (Ergani ve Urfa’dan Edirne Lalapaşa’ya kadar), SEKA kâğıt üretiminde (örneğin Çaycuma, Giresun Afyon, Balıkesir), Makine Kimya Endüstrisi (Çankırı, Polatlı, Erzurum), Türkiye Gübre Sanayi (Mardin Mazıdağ, Kars, Gemlik gibi şehirler) çok sayıda yeni tesis kurdu. Bu tesislerin Türkiye’nin kırsal kesimine dağılarak yerel kalkınmayı desteklemeleri amaçlanmıştı. Ne yazık ki, tüm bu gayretler siyasi çatışmaların kurbanı oldu, Türkiye’nin sanayileşmesi akamete uğradı. Benzer sektörleri hedefleyen Kore ise alabildiğine ilerleyerek bugün LCD ekranlardan akıllı telefonlara, otomotivden nükleer santral teknolojisine kadar dünyanın en önemli ekonomileri arasına girdi.
Unutmadan, Atatürk dönemini Yahya Sezai Tezel’in ‘Cumhuriyet Döneminin İktisat Tarihi’ (Yurt Yayınları), Erbakan dönemini ise Kahraman Emmioğlu’nun Türkiye’nin Sanayileşme Serüveni (Elips Kitap, 2012) kitabından anekdotlarla takip edebilirsiniz.
Murat Yülek
Alıntı:
http://www.zaman.com.tr/murat-yulek/ataturk-ve-erbakan-iki-sanayilesmeci-lider_2198514.html
7 Şubat 2014 Cuma
FAİZ ARTIRIMININ ETKİLERİ
FAİZ ARTIRIMININ ETKİLERİ OLACAK
Merkez Bankası’nın faiz artırımını değerlendiren Yıldırımtürk, “Bankayla yapılan anlaşmalarda alınan kredinin faizi ileriye dönük değiştirilmez. Yeni bir kredi alıyorsanız o zaman daha yüksek faiz ödeyeceksiniz. Örneğin 30 yıllık bir kredi almışsınız bankaya borçlanmışsınız onun faizi değişmez ama tek taraflı bir anlaşma biçiminde 5 senede bir yeniler şeklinde bir ifade varsa bu o statüye göre değişir. Düştüğünde de değişir. Düştüğünde vatandaş yeniden yapılandırmaya gidebilir. Ama şu andaki çoğu kredilerde yapılandırma var mı bilmiyorum. Şu anda ihtiyaç kredilerinde ticari kredilerde kredi kartı gecikme faizinde gibi birçok kalemde bu faizler etkisini gösterecektir.” diye konuştu.
FAİZ ARTIŞI GEÇ KALDI
Yıldırımtürk, faiz artırımının zararlarını şöyle anlattı: “Merkez Bankası’nın faiz artırması gerekliydi ama geç kaldı. Merkez Bankası piyasayı iyi okuyamadı. Eğer Merkez, piyasayı iyi okuyabilseydi, örneğin Taksim Gezi olaylarında çıkan dövize karşılık veya yükselen faize karşılık yüzde 4,5 politika faizi ile piyasada işlem gören faiz arasındaki o farkı kapatacak, 25 baz puanlık yavaş yavaş faiz artırımları yapabilirdi. Ama faiz artırımına direndiği için en sonda birikti birikti temerrüt faiziyle birlikte böyle bir şok faiz artırımıyla piyasanın önüne geçmeye çalıştı. Döviz fiyatının artması ekonomiye daha sınırlı bir şekilde yansıyor, çünkü vatandaşın elinde döviz yok, dövizde iş yok, daha önce de uyardılar 'döviz cinsinden borçlanmayın' diye. Dolayısıyla dövizde büyük firmaların açık pozisyonlarını sigortaladıklarını düşünüyorum onlarda sıkıntı yok ama faiz artırdığınız zaman sokaktaki en küçük birimdeki kredi kartı kullananlarla en büyük işletmelerin kullandıkları kredinin faizi de artmış oluyor. Toplumun daha geniş bir kesimine bu yansıyor.”
Faizlerin tekrar artması halinde ciddi bir tehlike olabileceğine dikkat çeken Yıldırımtürk, “Merkez faiz artırmak zorunda kaldı. Dolardaki dengeli dalgalanmaya bakarsak şimdilik faiz artırımı yeterli geldi. Ama faizi kısım kısım artırmak varken, şimdi daha fazla artırmak zorunda kaldık. Bu yeterli mi bunu yine dışarIdan para verecek olan insanlar karar verecek.” dedi.
Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/doviz/dolarla-ilgili-ilginc-tahmin/92016
Merkez Bankası’nın faiz artırımını değerlendiren Yıldırımtürk, “Bankayla yapılan anlaşmalarda alınan kredinin faizi ileriye dönük değiştirilmez. Yeni bir kredi alıyorsanız o zaman daha yüksek faiz ödeyeceksiniz. Örneğin 30 yıllık bir kredi almışsınız bankaya borçlanmışsınız onun faizi değişmez ama tek taraflı bir anlaşma biçiminde 5 senede bir yeniler şeklinde bir ifade varsa bu o statüye göre değişir. Düştüğünde de değişir. Düştüğünde vatandaş yeniden yapılandırmaya gidebilir. Ama şu andaki çoğu kredilerde yapılandırma var mı bilmiyorum. Şu anda ihtiyaç kredilerinde ticari kredilerde kredi kartı gecikme faizinde gibi birçok kalemde bu faizler etkisini gösterecektir.” diye konuştu.
FAİZ ARTIŞI GEÇ KALDI
Yıldırımtürk, faiz artırımının zararlarını şöyle anlattı: “Merkez Bankası’nın faiz artırması gerekliydi ama geç kaldı. Merkez Bankası piyasayı iyi okuyamadı. Eğer Merkez, piyasayı iyi okuyabilseydi, örneğin Taksim Gezi olaylarında çıkan dövize karşılık veya yükselen faize karşılık yüzde 4,5 politika faizi ile piyasada işlem gören faiz arasındaki o farkı kapatacak, 25 baz puanlık yavaş yavaş faiz artırımları yapabilirdi. Ama faiz artırımına direndiği için en sonda birikti birikti temerrüt faiziyle birlikte böyle bir şok faiz artırımıyla piyasanın önüne geçmeye çalıştı. Döviz fiyatının artması ekonomiye daha sınırlı bir şekilde yansıyor, çünkü vatandaşın elinde döviz yok, dövizde iş yok, daha önce de uyardılar 'döviz cinsinden borçlanmayın' diye. Dolayısıyla dövizde büyük firmaların açık pozisyonlarını sigortaladıklarını düşünüyorum onlarda sıkıntı yok ama faiz artırdığınız zaman sokaktaki en küçük birimdeki kredi kartı kullananlarla en büyük işletmelerin kullandıkları kredinin faizi de artmış oluyor. Toplumun daha geniş bir kesimine bu yansıyor.”
Faizlerin tekrar artması halinde ciddi bir tehlike olabileceğine dikkat çeken Yıldırımtürk, “Merkez faiz artırmak zorunda kaldı. Dolardaki dengeli dalgalanmaya bakarsak şimdilik faiz artırımı yeterli geldi. Ama faizi kısım kısım artırmak varken, şimdi daha fazla artırmak zorunda kaldık. Bu yeterli mi bunu yine dışarIdan para verecek olan insanlar karar verecek.” dedi.
Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/doviz/dolarla-ilgili-ilginc-tahmin/92016
5 Şubat 2014 Çarşamba
Türkiye piyasaları Fitch ve Moody's'ten yatırım yapılabilir notu aldığından beri dalgalanıyor
Not artırımından bugüne gelindiğinde ise borsa ve liranın performansı, notun kısa vadede yeni yatırımlar çekmek için yeterli olmadığı sonucunu doğuruyor.
Türkiye'nin kredi notunu, yatırım yapılabilir seviyesine ilk olarak Fitch çekti. Bu not artışı 5 Kasım 2012'de gerçekleşmişti.
6 ay sonra da Moody’s Türkiye'ye aynı notu verdi. İki not arasındaki zaman diliminde İstanbul Borsası endeksi yüzde 21 yükseldi.
Yatırım yapılabilir notu ise yeni yatırım çekmedi. 16 Mayıs 2013'ten bugüne borsa endeksi düşerken faiz ve kurlar arttı.
İki kredi derecelendirme kuruluşu tarafından notu artırılan Türkiye piyasalarında borsa endeksi yüzde 30 düştü.
Yabancı yatırımcılar Mayıs'tan bugüne yaklaşık bir buçuk milyar dolarlık hisse sattı. Lira da değer kaybetti.
Not artışlarına rağmen lira, Euro ve dolar karşısında ortalama yüzde 27 oranında değer kaybetti.
Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/borsa/not-artti-borsa-dustu/91979
Türkiye'nin kredi notunu, yatırım yapılabilir seviyesine ilk olarak Fitch çekti. Bu not artışı 5 Kasım 2012'de gerçekleşmişti.
6 ay sonra da Moody’s Türkiye'ye aynı notu verdi. İki not arasındaki zaman diliminde İstanbul Borsası endeksi yüzde 21 yükseldi.
Yatırım yapılabilir notu ise yeni yatırım çekmedi. 16 Mayıs 2013'ten bugüne borsa endeksi düşerken faiz ve kurlar arttı.
İki kredi derecelendirme kuruluşu tarafından notu artırılan Türkiye piyasalarında borsa endeksi yüzde 30 düştü.
Yabancı yatırımcılar Mayıs'tan bugüne yaklaşık bir buçuk milyar dolarlık hisse sattı. Lira da değer kaybetti.
Not artışlarına rağmen lira, Euro ve dolar karşısında ortalama yüzde 27 oranında değer kaybetti.
Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/borsa/not-artti-borsa-dustu/91979
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)