22 Mayıs 2016 Pazar

ABD'de toplam 500 milyar dolar nakit 5 şirketin elinde

Uluslararası derecelendirme kuruluşu Moody's, ABD'li 5 teknoloji şirketinin elinde bulundurduğu toplam nakit miktarının 500 milyar doların üzerinde olduğunu açıkladı.
Moody's'in "Teknoloji Diğer Sektörlerin Önüne Geçiyor" raporunda, ABD'li teknoloji devlerinden Apple, Microsoft, Google, Cisco Systems ve Oracle'ın elinde bulunan toplam nakit miktarının geçen sene 504 milyar dolara ulaştığı bildirildi.

Söz konusu 5 şirketin geçen yıl elinde bulunan toplam nakit miktarının, ABD'de finansal olmayan bütün kuruluşların toplam nakit miktarı olan 1,68 trilyon doların yüzde 30'unu oluşturduğunun vurgulandığı raporda, 2014'te bu oranın yüzde 27, 2013'te ise yüzde 25 olduğu kaydedildi.

Raporda, ayrıca, teknoloji endüstrisindeki nakit miktarının, finansal olmayan bütün sektörlerdeki toplam nakit miktarının içinde 2007 yılında yüzde 37 paya sahipken, bu oranın 2015'te yüzde 63'ya arttığına dikkat çekildi.

Alıntı:
http://www.yeniasya.com.tr/ekonomi/abd-de-toplam-500-milyar-dolar-nakit-5-sirketin-elinde_397713

16 Nisan 2016 Cumartesi

Türkiye iyi gidiyor, para girişi artacak

Şekerbank’ın Yönetim Kurulu Başkanı HASAN Basri Göktan, Milliyet'ten Kadife Şahin'in sorularını yanıtladı. Göktan, Türkiye’nin büyümesinde bankacılığın önemine vurgu yaparak, üzerlerindeki yükün hafifletilmesi halinde reel sektöre aktarılacak kaynakta ciddi artış olacağını söyledi. Göktan, Fed stratejisinin lehimize olduğunu ifade etti. İşte o röportaj:
Şekerbank’ın Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Basri Göktan, “Aldığı son kararlar gösteriyor ki FED korktu, dedi ki ‘ben sıkı para politikasına girersem, faizleri yükseltirsem, gelişmekte olan ülkeler borçlanmayacak.’ Dünya borçlansın istiyorlar” sözlerinin ardından, Türkiye’nin global ekonomideki bu oyunu lehine çevirebileceğini söyledi.
Şekerbank’ın İstanbul’da yeni taşındığı Genel Müdürlük binasında bir araya geldiğimiz deneyimli bankacı Göktan, yapılacak ince ayarlar ve alınacak tedbirler sonrasında özellikle reel sektörün atılımının önünün açılacağına vurgu yaptı. Hasan Basri Göktan, başta Türkiye ekonomisi olmak üzere gündemdeki birçok konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Fed neden korktu?
- ABD Merkez Bankası (Fed) Art arda faiz artırımlarının önünü açacağı bir noktada, geri adım attı. Sizce bunun sebebi nedir?
Dünyadaki gelişen ülkelerin borçlanma tutarının toplamı 57 trilyon dolardan 200 trilyon dolara çıktı. Böyle acayip bir borçlanma var. Bu borçlanmanın yüzde 40’ı da bu ülkelerde büyüme ve istihdam yaratıyor. Fed kararı sonrası bu durumun değişme olasılığı ortaya çıktı. Dünyadaki tek geçerli para sisteminin dolar olduğunu düşünürseniz (bahsettiğimiz tüm bu borçlanmalar ABD Doları ile yapılıyor) gelişmekte olan ülkelerde bir anda sıkıntı başladı. Son 10 yıldır yüzde 10 büyüyen Çin’in büyümesi yüzde 7’lere düşüştü, parasını devalüe etti. Petrol krizi malum. Petrol üreten ülkelerin gelirleri düştü. Fed bir anda bu ve benzeri birçok gelişmeyi tetikledi.
- O zaman tüm bunlar bir anda ABD’yi de etkiledi...
Tabii, Amerika da bundan etkilenmeye başladı. Fed korktu, dedi ki ben sıkı para politikasına girersem, faizleri yükseltirsem, gelişmekte olan ülkeler borçlanmayacak. Dünya borçlansın istiyorlar. ‘Borçlandığının yüzde 40 ile ekonomi gelişsin, yine benden mal alsınlar, ben onlara mal satayım’ diyor. Çünkü dünyada hala yüksek teknolojiyi Amerikan şirketleri yapıyor. Amerikan şirketleri uluslararası sermayeyi kontrol ediyorlar. Böyle olunca ABD bundan korktu, ‘gelişmekte olan ülkeler daha az borçlanırsa, büyümeleri düşerse ben de büyüyemem’ dedi. Sıkı para politikasını yavaşlattı. Gelişmekte olan ülkelerin paraları değer kazandı. Paraları değer kazandığında daha fazla borçlanacaklar. Ve dünya ekonomisi biraz daha rahat işleyecek. Çin ve bizimle birlikte diğer ülkelerin paraları değer kazandı. Bu da bu ülkelerde faizlerin biraz aşağı gelmesini sağlayacak. Fed’in bu politikası gelişmekte olan ülkeleri çok sık boğaz etmiyor. Bir noktada haksız rekabeti ortadan kaldırıyor. Siz de gelişmeye büyümeye devam edin diyor. Dünyada dengeli bir büyüme sağlamaya çalışıyor.”
- Bu gelişmeler bize yarıyor mu?
Geçmişte bunu iyi kullandık. Umarım bu kez de iyi kullanırız. Faizlerde ufak geriye gidiş başladı. Umarım bu eğilim mevduat faizlerine de sirayet eder. Daha sonra da kredi faizlerine etki eder. Bunun sonunda da Türkiye ekonomisi canlanır. Türkiye ekonomisi son yıllarda iyi gitti.
‘Gelire göre limit yararlı olur’
- ‘Gelire göre krediye limiti’ nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsanların fazla borçlanmaması ve fazla tüketim yapılmaması adına iyi bir uygulama. Dengeleme bakımından iyi olur diye düşünüyorum.
Çünkü bu netice de tasarrufla ilgili bir olay. Bireysel ve aile tasarruflarının artırılması lazım.
‘Avrupalı bankalardan çok iyi durumdayız...’
- Türkiye’de bankacılığı nasıl görüyorsunuz? Kârların azalması sizi nasıl etkiliyor?
Dünya ekonomisindeki küçülme bankacılık sektörünü de etkiledi. İhracat zora girince orta ve küçük ölçekli şirketler sıkıştılar. Para Amerika’ya yönelince paranın maliyeti arttı. Türkiye’ye gelen paranın miktarı da azaldı. Fakat son iki aydır bu girişler arttı. Ama bankacılık sektörünün maliyetleri de arttı. Sektörün toplam tahsili gecikmiş alacak oranı son birkaç yıldır artış trendinde olsa da yine de yönetilebilir bir seviyededir. Bu anlamda sektörümüz güçlü sermaye yapısı ve insan kaynağı açısından Avrupalı bankalardan çok daha iyi durumda. Ancak Türkiye’nin hedeflenen büyüme seviyesini yakalamasında finans sektörünün üstleneceği rolün önemi açısından, bankacılık sektörünün KOBİ’leri, yatırımları ve üretimi desteklemesi teşvik edilmeli.
- Bankaların sağladığı kredilerde durum ne?
Sektörün sermaye yapısı çok güçlü, yüzde 19’a varan bir özkaynak kârlılığı vardı. Bu düşmeye başladı. Bu yıl yüzde 10 özkaynak kârlılığı zor yakalayanır. Maliyetler artarken sermaye karlılığı azaldı. Bu da bankaların kredi verme kapasitelerini etkileyecek. Reel sektörün büyümesi zorlaşacak.
Turizme ‘yaklaşım’ şart
- Sizce ne yapılmalı?
Bankaların kaynak maliyetlerine etki yapan yükler var. Bunların düşürülmesi lazım. Turizmde sıkıntımız var. Kredilerin geri dönüşü aksayacak. Bunun için 2004’te yapılan İstanbul Yaklaşımı benzeri bir tolerans yapılanmasının kredilerin yapılanmasında, vadesinde, geri ödenmesinde bu yapının gündeme getirilmesinde fayda görüyorum. İhracat yapan sektörlerin de rahatlatılması lazım.
- Gelecek nasıl görünüyor?
İyimser bakıyorum. Son gelişmeler Türkiye’ye para girişini artıracak. Tedricen önce mevduat faizlerine sonra kredi faizlerine yansıyacak. Böylelikle bir kredi rahatlaması ve kredi kullanımının artması söz konusu olacak. Kredi kullananların maliyetleri azalacak. İstihdam artacak.
İkinci yarıda atağa kalkacak
- Şekerbank’ın öncelikleri, bu yıl belirlenen hedefleri nedir?
Kuruluşumuzdan gelen sürdürülebilir kalkınma odaklı bankacılık anlayışını bugün de koruyoruz. Ekonominin bel kemiğini oluşturan KOBİ’lerimizi esnaftan küçük boy işletmelere, tarımsal işletmelerden orta büyüklükteki ticari firmalara her ölçekte destekliyoruz. Aile çiftçiliğinin yaşaması ve böylece kırsal hayatın devam etmesiyle köyden kente göçün engellenmesi için kırsal bölgelerde küçük üreticimizin verimliliğini artırmasına yardımcı oluyoruz. Üretenin yanında olmak istiyoruz. İlk yarıda biraz temkinli olacağız. İkinci yarıdan sonra kampanyalarımızı hızlandıracağız.
Alıntı:


25 Eylül 2015 Cuma

BES'te yeni dönem 1 Ekim'de başlıyor

Bireysel Emeklilik Sistemi'nde birikimleri bulunanlara emekli olduklarında ömür boyu aylık ödenmesine olanak tanıyacak yıllık gelir sigortası uygulaması 1 Ekim'den itibaren hayata geçecek.

Bireysel Emeklilik Sistemi'nde (BES) birikimleri bulunanların emekli olduklarında ömür boyu aylık almalarına olanak tanıyacak yıllık gelir sigortası uygulaması 1 Ekim'den itibaren başlayacak.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Hazine Müsteşarlığının 1 Nisan 2015 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Yıllık Gelir Sigortaları Yönetmeliği 1 Ekim'den itibaren yürürlüğe girecek.

Yönetmelik çerçevesinde, yıllık gelir sigortası sözleşmesi imzalamak isteyen sigorta ve emeklilik şirketleri Müsteşarlığa yazılı başvuru yapacak. Söz konusu şirketlerin, yıllık gelir sigortası sözleşmelerine ilişkin yükümlülüklerini karşılamaya yeter düzeyde varlık bulundurmaları gerekecek.

Yıllık gelir sigortası ürünlerine ilişkin tarife ve varsa kar payı teknik esasları ile bu esaslara ilişkin değişiklikler herhangi bir onaya tabi olmaksızın, şirketler tarafından uygulanacak. Tarife teknik esaslarında ölüm tablosu kullanılacak. Şirketler, tabloda sigortacılık prensipleri dahilinde ihtiyatlı bir şekilde değişiklik yapabilecek.

ZAM ORANLARI ENFLASYONUN ALTINDA OLAMAYACAK

56 yaş ve üzeri kişilere Türk lirası cinsinden tek prim karşılığında, ömür boyu irat ödeyen yani tasarruf sahibi açısından aylık olarak nitelendirilebilecek ürünler sunulacak. Ödemeler hemen başlayabilecek veya en fazla 5 yıl ertelenebilecek.

Aylık tutarı, başlangıçta ölüm düzeyi tablosu, teknik faiz oranı ve ürünün diğer özelliklerine göre hesaplanacak ve her takvim yılı başında en az TÜFE oranında arttırılacak.

Aylık ödeme süresince veya ödemelerin belirli bir süre ertelendiği ürünlerde erteleme dönemi içerisinde sigortalının vefatı halinde lehtara vefat tazminatının ödendiği ya da süreli veya ömür boyu aylık bağlandığı ürünler sunulacak ve sigorta ettirenin isteğine bağlı olarak söz konusu teminatları içeren sözleşmeler yapılabilecek.

56 YAŞIN ALTINDAKİ KİŞİLERE SUNULABİLECEK ÜRÜNLER

56 yaşın altındaki kişilere, Türk lirası veya yabancı para birimi cinsinden tek ya da taksitli prim ödemeleri karşılığında hemen veya belirli bir süre sonra başlayan, belirli tutarlarda veya TÜFE dahil bir varlık ya da varlık grubuna endeksli olarak ömür boyu veya belirli bir süre için aylık ödeyen, isteğe bağlı olarak sigortalının vefatı halinde lehtara; vefat tazminatının ödendiği ya da süreli veya ömür boyu aylık bağlandığı ürünler sunulabilecek.

Kar payı dağıtılması taahhüt edilen ürünlerde, kar payı tutarının bir kısmının veya tamamının irata çevrilmesi, cari veya müteakip irat ödemelerine eklenmesi, defaten ödenmesi ve benzeri seçenekler söz konusu olabilecek. Kar payı tutarının bir kısmının veya tamamının irata çevrilmesi durumunda, sigorta süresi ve ürünün diğer özellikleri dikkate alınarak, şirketçe belirlenen oranda teknik faiz kullanılacak.

KESİNTİLER

Başlangıçta tek prim şeklinde ödenen toplu paradan veya taksitli prim ödemelerinden ya da yapılan aylık ödemelerinden ve sözleşme süresi içinde yapılan ek prim ödemelerinden en fazla yüzde 2 kesinti yapılabilecek.

Kar payı dağıtılması taahhüt edilen ürünlerde, matematik karşılıkların yatırıma yönlendirilmesinden elde edilen getiri üzerinden yapılan kesinti ise yüzde 10'u geçemeyecek.

Sigortadan ayrılma halinde matematik karşılıklar üzerinden, sigorta sözleşmesinde geçirilen süreye ve şirketçe belirlenecek diğer unsurlara bağlı olarak değişen erken ayrılma kesintileri uygulanabilecek.

TASARRUF SAHİPLERİNİN YÜZDE 93,5'İ 56 YAŞIN ALTINDA

Emeklilik Gözetim Merkezi verilerine göre, 11 Eylül itibarıyla BES bünyesindeki 5 milyon 725 bin 775 bin katılımcının toplam 39 milyar 408,4 milyon lira birikimi bulunuyor.

25-44 yaş arasındaki tasarruf sahipleri, toplam katılımcıların yüzde 66'sını, 45-55 yaş arasındaki kişiler yüzde 21,27'sini, 56 yaş ve üzerindekiler yüzde 6,5'ini, 25 yaş altındakiler yüzde 6,19'unu oluşturdu. Buna göre, 56 yaşın altında olan tasarruf sahiplerinin oranı yüzde 93,5 olarak hesaplandı.

Alıntı:
http://www.ajanshaber.com/beste-yeni-donem-basliyor-haberi/301720

15 Mart 2015 Pazar

Bir kriz Türkiye için nasıl yıkım haline getirildi

Doç. Dr. Volkan Alptekin, döviz-faiz-enflasyon tartışmalarında, Tansu Çiller dönemindeki bir krizi hatırlattı...

Celal Bayar Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekan Yardımcısı, Ekonomi ve Finans Bölüm Başkanı Doç. Dr. Volkan Alptekin’in Sabah’ta yayınlanan yazısında bir dönem Türkiye’de yaşanan krizin çarpıcı boyutları bir kez daha gözler önüne serildi. İşte o yazı…

Uzun zamandan bu yana siyaset kurumu ile Merkez Bankası  (MB) arasındaki görüş ayrılığı çok net bir şekilde kamuoyunun gözü önünde gittikçe uçlaşan bir şekilde ilerlemekte. Bu tartışmanın odağında da enflasyon ile faiz arasındaki ilişkinin yönü oturtulmakta. Yani siyaset kurumu tarafından faizin enflasyona sebep olduğu iddia edilirken, para politikalarının yürütülmesinden sorumlu olan MB tarafından ise enflasyonun faize sebep olduğu kabul edilmektedir. Pek tabi para politikaları anlamında ekonomi gemisinin dümeninde MB yer alığından rotayı da MB çizecektir. Tabi burada ekonomi yönetimi ile uyumlu bir şekilde ilerlemek piyasaya önemli mesajlar verebilmek anlamında da çok önemli bir yerde durmaktadır. Her ne kadar MB tayin edilen para politikası amaçlarına ulaşmak için kullanılan araçları seçmek ve uygulamak anlamında “bağımsız” olsa da piyasalar için “istikrar” oldukça önemli bir anahtar kelimedir.

Taraflar arasındaki tartışmanın boyutu o kadar alevlendi ki; medyanın neredeyse her gün Merkez Bankası Başkanı'nın istifa edebileceğine ilişkin haberlerle manşete çıkması istikrar ortamının tekrar gözden geçirilmesine ve döviz kuru ile ülkenin risk priminin yükselerek bir üst faza geçilmesine neden olmaktadır. Buraya bir virgül koyarak tarihin tozlu sayfalarında geriye doğru bir seyahatle 1990’lı yılların başına gidelim. Burada bizi karşılayan tüm anaçlığıyla Başbakan Tansu Çiller, mevzu yine yüksek reel faiz. Her şey 1993 yılının Kasım’ında Başbakan Tansu Çiller’in bu kez devlet borçlanması için yapılan ihaledeki %80 faiz oranını çok benzer bir motivasyonla fazla bularak (faiz nedendir) söz konusu borçlanma ihalesini iptal etmesiyle başlamıştı. Uluslararası finans kapital ağlarını Türkiye için örmeye başlamıştı. İlk olarak adını çok yakından bildiğimiz bir kredi derecelendirme kuruluşu olan Moodys sahne aldı ve Türkiye’nin kredi notunu cari işlemler açığının tehditkar boyutta olduğu ve kamunun borç finansmanının bozulduğu gerekçesiyle düşürdüğünü ekonomi kamuoyu ile paylaştı. Nihayet krizin işaret fişeği de ateşlenmişti. Ne yaptığının bilincinde olan finans kapitalin sermayecikleri daha muhteşem bir dönüş için oluk oluk ülke dışına çıkmaya başlamıştı. Tabi bu arada eline fırsat geçen ve ekonomi bilimi de bir ülkeye ders verircesine tüm mekanizmalarıyla süreci işletiyor ve krizi Türkiye için bir yıkım haline getiriyordu. Döviz fırlamış, bankalar arası piyasada faiz oranı %150 düzeyine çıkmıştı. İşte böylesine 1993 Kasım’daki borçlanma ihalesinin iptaliyle kesintiye uğrayan borçlanma süreci, 28 Ocak’ta yaklaşık 2 aylık bir süre içinde devlet borçlanması için yeni bir ihalenin toplanmasıyla nihayete eriyordu. Tabi burada kabul edilmek zorunda kalınan faiz oranının %140 olması, Tansu Çiller komutasındaki tüm ekonomi yönetiminin artık ünlerini Türkiye Ekonomisi kitaplarına taşımasına neden olacaktı. Eskilerde bir deyiş vardır; “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur.” Dün yaşanan tartışmanın ve dayatmanın Türkiye için yalnızca ekonomik değil toplumsal olarak da travmatik bir yanının olduğu gerçeğini sürekli aklımızın bir kenarında tutarsak yaşayabilmek için kandan bile beslenebilen bir yapı üzerine inşa edilen uluslararası finansal mimarinin dehlizlerinde kaybolmadan aydınlığa çıkabiliriz.

Bugünün tartışmasını Türkiye ekonomisi laboratuvarındaki “Tansu Çiller İnatlaşması” deneyiminden hareketle yorumlamak gerekirse; Evet faiz bir sonuçtur; “Üretmeden tüketmenin bir sonucudur”, “Yurtiçi tasarrufların yetersizliğinin bir sonucudur“, “Tasarruf ithal etmenin bir sonucudur”, “Döviz gelirlerinin yetersizliğinin bir sonucudur”, “Ülkenin dış ticaretindeki yapısal dengesizliğin bir sonucudur”, “Sermaye biriktirememenin bir sonucudur”, “Kalkınamamanın bir sonucudur”, “ Siyasi-ekonomik istikrarsızlığın bir sonucudur”, “Ülkenin risk priminin bir sonucudur”, … Söz konusu edilen yapısal sorunların ihmal edilip yalnızca I = I0-bi denklemindeki gibi yatırım ortamının tek determinantı olarak algılandığında ve hedeflendiğinde, Evet faiz bir nedendir; “Krizin nedenidir“, “İstikrarsızlığın nedenidir”, “Döviz kurunun aşırı oynaklığının nedenidir”, “sermaye çıkışının nedenidir”, “Yıkımın nedenidir”…
Böyle düşünüldüğünde maalesef siyaset mekanizması ile var olmak zorunda olan ekonomi yönetiminin belli dönemlerde rasyonel olmayan bir rotada ilerlemesinden toplumun tüm katmanlarının olumsuz etkileneceği aşikardır. Burada emniyet freni olarak devreye girmesi beklenen toplumsal duyarlılık ve toplumsal kaygı hislerimizi kiraya verdiğimiz için kullanamadığımızdan dolayı bu tartışmanın bedelini toplum olarak ağır ödeyeceğiz gibi.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/makro-ekonomi/bir-kriz-turkiye-icin-nasil-yikim-haline-getirildi-666307.htm

10 Ocak 2015 Cumartesi

The ONE Awards - 2014


Marketing Türkiye’nin Akademetre işbirliğiyle “İtibar ve Marka Değer Performans Ölçümü” araştırmasını temel alan “The ONE Awards” Bütünleşik Pazarlama Ödülleri, sahiplerini buldu.

 Araştırmada sektörlerine göre itibarını en fazla artıran marka ve kurumlar; holdingler arasında Koç Holding, gıdada Ülker, e-ticarette Gittigidiyor.com, beyaz eşyada Beko, telefon operatörleri arasında Avea,  bankacılıkta İş Bankası, otomotivde Toyota, kozmetikte Avon, içecekte Pınar, elektronik/teknolojide Samsung, tekstil/giyim kategorisinde LC Waikiki ve ev temizliğinde Bingo oldu.

Alıntı:
http://www.zaman.com.tr/ekonomi_en-itibarlisi-koc-ve-ulker_2269913.html

13 Eylül 2014 Cumartesi

Bankadaki para, devlet garantisi altında

Piyasalar, ekonominin lokomotifi olan bankacılık sektörüyle ilgili iddialara hızlı ve sert bir şekilde tepki verdiğini bir kez daha gösterdi. ‘10 bankanın yakın izlemeye alındığı’ yönündeki iddialar, piyasaları dalgalandırdı.

Konuya ilişkin ekonomi yönetiminin sessiz kalması ise iddiaların doğru olma ihtimalini güçlendirdi. Bankalarla ilgili sıkıntı yaşanması halinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) garantisi bulunuyor. Bankalara tasarruf mevduatı veya katılım fonu olarak yatırılan birikimler bu şekilde devlet garantisi altında tutuluyor. Mevduat ve katılım bankalarının Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından faaliyet izinlerinin kaldırılması durumunda, bu kredi kuruluşlarında hesapları bulunan şahısların her bir bankada tuttuğu paranın 100 bin liraya kadar olan kısmı TMSF tarafından ödeniyor. Tasarruf mevduatı ve katılım fonu sigortası, mevduat ve katılım fonu toplamaya yetkili mevduat ve katılım bankalarının Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından faaliyet izinlerinin kaldırılması durumunda devreye giriyor. Mevduat ve katılım fonu hak sahiplerinin maruz kalacağı kayıpların devlet veya bu amaçla kurulmuş bir kurum tarafından kısmen ya da tamamen ödenmesinin garanti edilmesi olarak tanımlanıyor. Türkiye’de mevduatın ve katılım fonlarının sigortalanması yetki ve görevi ise TMSF’de bulunuyor. Mevduat sigortasıyla ilgili değişiklikler genellikle tarihi krizler ya da bu krizlerin savuşturulduğu dönemlere denk geliyor. Örneğin 1994 yılında yaşanan derin ekonomik krizin ardından dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in açıkladığı önlemler ekonomi literatüründe ‘5 Nisan kararları’ olarak yerini aldı. Yaşanan ekonomik krizin etkilerini bir an önce gidermek ve mali piyasalara olan güvenle istikrarı yeniden tesis etmek amacıyla tasarruf mevduatlarının tamamı devlet güvencesi kapsamına alındı. 15 Şubat 2013’te 50 bin lira olarak belirlenen sigortaya tabi mevduat ve katılım fonu tutarı, 100 bin lira olarak değiştirildi. Mevduat garantisi devreye girmesi için bankanın faaliyet izninin son bulması gerekiyor. Verilen garanti ise anapara, kâr payı ve faiz  toplamının 100 bin liraya kadarlık kısmını kapsıyor. Ayrıca yurtdışında yaşayanların Türkiye’deki hesapları da güvenceye alınıyor. Eğer kişinin birden fazla bankada hesabı var ise banka başına verilen garanti tutarı da 100 bin TL’yi geçemiyor. BDDK’nın son raporuna göre Türk bankacılık sektörünün sermaye yeterlilik oranı bir önceki çeyreğe göre artış göstererek yüzde 16,31 olarak gerçekleşti. Bu oranın 2009 yılında ise yüzde 20’nin üzerinde bulunduğu yine aynı raporda yer alıyor. Sermaye yeterlilik oranı, sermayenin risk ağırlıklı aktiflere bölünmesiyle bulunuyor.

Alıntı:
http://www.zaman.com.tr/ekonomi_bankadaki-para-devlet-garantisi-altinda_2243586.html

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Türkler hisse senetlerini neden sevmiyor?

Türkler hisse senetlerini sevmiyor. Bunu biz değil, rakamlar söylüyor: Merkez Kayıt Kuruluşu (MKK) verilerine göre hisse senetlerine 2014 Temmuz ayı itibariyle yatırım yapan yerli yatırımcı sayısı 1 milyon 67 bin seviyesinde bulunuyor.

Uzun yıllardır bu rakam değişmiyor. Yine MKK verilerine göre 12 yıl önce yani 2002'de toplam yerli yatırımcı sayısı 1 milyon 139 bin seviyesindeydi. Geçmiş 12 yılda bu rakam büyük değişiklik göstermedi.

Detaylara bakılınca daha kötü bir tablo ortaya çıkıyor; borsada hesabı bulunanlardan 131 bin kişinin hesabı 1 liranın altında. Yani ölü hesap. 2 lira ila 100 lira arasında hesabı olup borsada işlem yapanların sayısı ise 393 bin. Kısacası; 1 milyon hesabı bulunan kişinin yarısı çok ufak bir miktarla borsada bulunuyor.

Sadece bu da değil. Türkiye'deki yatırımcıların 2014 itibariyle 1 trilyon liralık finansal varlığı bulunuyor. Bunun yüzde 81'i mevduat hesaplarında değerlendiriliyor. Hisse senetlerine ayrılan tasarruf miktarı ise yüzde 7 düzeyinde.

Peki niye böyle? Neden borsada işlem yaban yatırımcı sayısı ve tasarruf miktarı artmıyor?

Yüksek faiz döneminin etkisi: İlk ve belki de en önemli neden uzun yıllar hisse senetlerinin sabit getirili kıymetlerin altında getiri sağlamasıydı. "Borsa uzun vadede kazandırır" sözünü muhtemelen çok sık duyuyorsunuzdur. Ancak veriler "Her zaman değil" diyor. Aracı Kuruluşlar Birliği'nin yaptığı bir araştırmaya göre 1996-2011 yılları arasında reel bazda gecelik repo yıllık yüzde 13, kısa vadeli bono yüzde 15,5, 1 aylık mevduat yüzde 12,4 getiri sağladı.

Aynı dönemde reel olarak İMKB 100 endeksinin getirisi yüzde 3,7 oldu. Daha düşük riske sahip olmasına rağmen, tahvil, mevduat ve repo hisse senetlerinden uzun vadede daha fazla getiri sağlamış. Uzun yıllar boyunca oluşan bu trend yatırımcıları hisse senedi riskini almaktan uzaklaştırmış olarak yorumlanabilir.

Kriz yılları: Türkiye'nin yakın geçmişi ekonomik krizlerle dolu. 90'larda hem küresel hem de yerel bazda yaşanan büyük krizler ve finansal çalkantılar borsada büyük düşüşlerin yaşanmasına neden olurken birçok yatırımcı zarara uğradı. 1994 krizi, 1997 Asya krizi, 1998 Rusya krizi, 2000 bankacılık krizi ve nihayet 2001 krizi. Bu şu anlama geliyor; daha henüz kurumsallaşmış sermaye piyasaları ile karşılaşan Türk yatırımcıları 1990-2001 yılları arasında ortalama her 2 yılda bir finansal çalkantı ile karşı karşıya kaldı. 2000 ve 2001 krizinde ise banka ve şirket batıkları nedeniyle birçok hisse yatırımcısı mağdur oldu.

Bilgi eksikliği: Yukarıda saydığımız nedenler elbette yatırımcıların hafızalarında "kötü" borsa ya da hisse senedi imajı bıraktı. Buna karşın Türk yatırımcısının emlak, döviz ve altın gibi geleneksel yatırım araçları dışındaki alternatif yatırım araçları konusunda bilgi eksikliği de çalışmalarla ortaya konuyor.

Aracı Kuruluşlar Birliği'nin 2010 yılında yaptığı bir araştırmanın bulguları bu anlamda ilginç. Yüz yüze yapılan anketlerde katılımcılara, "Finansal yatırım denince aklınıza ne geliyor?" sorusu yöneltildi. Sorulara katılımcıların yüzde 36'sı altın, yüzde 22'si gayrimenkul, yüzde 21'i mevduat ve yüzde 12'si döviz cevabını verdi. Soruya hisse senedi diyenlerin oranı yalnızca yüzde 4'de kaldı. Aynı ankette katılımcıların yüzde 90'nında fazlası altın, döviz, gayrimenkul ya da mevduat yatırımlarını bildiğini ifade etti. Hisse senedi bildiklerini ifade edenlerin oranı yüzde 81'de kaldı.

Güven eksikliği: Belki de hisse senetlerine yatırım yapılmamasının önündeki en yapısal sorun "güven". Yüksek finansal oynaklığın yaşandığı yıllarda aynı zamanda hisse senedi yatırımcıları regülasyonlar ve siyasi çekişmeler nedeniyle mağdur edildi.

HİSSEYE YATIRIM

Bu kötü hatıralar henüz belleklerden silinmiş değil. ÇEAŞ, Kepez, Medya Holding, Sabah, Demirbank ve birçok bankaya el konulması ya da el değiştirmesi nedeniyle hissedarların haklarını kaybetmesi bu güvenin kaybolmasında ana etken olarak gösteriliyor. Yine Aracı Kuruluşlar Birliği'nin yaptığı bir araştırma bu durumu net bir şekilde ortaya koyuyor. Araştırmada hisse senedi yatırımı asla yapmam diyenlere nedenleri soruluyor. İşte cevapları: Güvenilir bulmuyorum yüzde 37, riskli buluyorum yüzde 31, bilgim yetersiz yüzde 9.

Uzun yıllardır aracı kurumlarda görev alan Ünlü Co Yönetim Kurulu Üyesi Atilla Köksal, durumu şöyle özetliyor: "Uzun yıllar boyunca yatırımcı değil, al-satcı bir kültür oluşturduk. Bunun üzerine de birçok yatırımcıyı şirket el koymaları ve halka arz seferberliği ile mağdur etti. Ortaya büyük güvensizlik çıktı ve bunu kısa sürede iyileştirmek çok zor."

KAYNAK: Wall Street Journal

Alıntı:
http://ajanshaber.com/turkler-hisse-senetlerini-neden-sevmiyor-haberi/104510