24 Haziran 2017 Cumartesi

Türkiye'de yüzde 28,3'lik kamu borcunun milli gelire oranıyla 28 AB üyesinin 26'sından daha iyi bir performans sergiledi

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve Hazine verilerine göre, Türkiye geçen yıl toplam kamu borcunun milli gelire oranında neredeyse bütün AB ülkelerinden daha iyi bir performans gösterdi.
AB'de 2016 yılında kamu borcunun Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya (GSYH) oranı yüzde 83,5 seviyesinde gerçekleşti. Bu dönemde Euroyu kullanan Birlik üyelerinden oluşan Euro Grubunda ise bu rakam yüzde 89,2'ye ulaştı.

Aynı dönemde Türkiye'de AB tanımlı borç stokunun milli gelire oranı yüzde 28,3 seviyesinde seyretti.

Böylece, Türkiye'de kamu borcunun milli gelire oranı geçen sene AB üyesi 28 ülkenin 26'sından düşük seviyede gerçekleşti.

En yüksek kamu borç oranı Yunanistan'da

Yunanistan, AB'ye üye ülkeler arasında 2016 yılında en fazla kamu borcu/GSYH oranına sahip ülke oldu. Yunanistan'da kamu borcunun oranı yüzde 179'a ulaştı. Bu ülkeyi yüzde 132,6 ile İtalya ve yüzde 130,4'le de Portekiz izledi. Kamu borcunun milli gelire oranı Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde yüzde 107,8, çeşitli AB kurumlarına ve NATO'ya ev sahipliği yapan Belçika'da ise yüzde 105,9'u buldu.

Avrupa'nın en büyük ekonomisi Almanya'da kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 68,3 olurken, bu rakam Fransa'da yüzde 96, Birlikten ayrılma kararı alan İngiltere'de yüzde 89,3 ve İspanya'da yüzde 99,4 seviyesinde gerçekleşti.

Kamu borcu en düşük ülke Estonya

Söz konusu dönemde AB'de kamu borcunun milli gelire oranı en düşük ülkeler ise yüzde 9,5'le Estonya, yüzde 20'yle Lüksemburg 'da gerçekleşti. Yalnızca bu iki ülkede kamu borcunun milli gelire oranı Türkiye'den düşük seviyede seyretti.

Pek çok AB üyesi Maastricht kriterini karşılayamıyor

AB'ye üye ülkelerin ekonomik ve parasal birliğe katılımı için öngörülmüş zorunlu koşulların belirlendiği Maastricht kriterlerine göre, kamu borç stoklarının, gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 60'ını geçmemesi gerekiyor. Bu verilere göre, AB üyesi 28 ülkenin çoğunluğu bu kriteri karşılayamıyor.




Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/turkiyenin-kamu-borcu-ab-uyelerinden-daha-dusuk/1206201



18 Haziran 2017 Pazar

Merkez Bankası 25 yıl sonra altın rezervini artırdı

Hürriyet yazarı Uğur Gürses, "Merkez altın almaya başladı" başlığını kullandığı yazısında Merkez Bankası'nın altın rezervinde yaşanan gelişmeyi değerlendirdi. İşte Gürses'in o yazısı:
Merkez Bankası’nın ‘kendi mülkiyetinde’ olan altın rezervi neredeyse çeyrek yüzyılı bulan bir süredir hiç değişmedi; 116 ton 103 kilo uluslararası standartta külçe altın miktarı olduğu gibi korundu. Bu altınların bir bölümü yurtdışı merkez bankalarında, bir bölümü yurtiçinde tutuluyor.

Kendi mülkiyetinde olmayan kısmı, bankalarca yatırılması gereken zorunlu karşılıklar yerine altın getirme olanağı sağladığı için, bankalar tarafından Merkez Bankası’na yatırılan kabaca 320 ton civarındaki altınlardan oluşuyor. Böylece bankanın toplam altın rezervi bilançosunda 440 tona yakın görünüyordu. Ama kendi mülkiyetinde olan bölümü sadece 116.1 tondu. Merkez Bankası mayıs ortasından itibaren çeyrek yüzyıllık rezerv politikasını değiştirmiş görünüyor. Kendi mülkiyetinde olan uluslararası standarttaki altın rezervlerini, 116.1 tondan, 127 tona çıkardı. Mayıs ortasından itibaren her hafta 1-3 ton arası altın satın alarak rezervlerini artırıyor.


Merkez Bankası 12 Mayıs haftasında 3.6 ton altın alarak başladığı alım operasyonunu, ardı ardına 5 haftadır sürdürüyor. En son 9 Haziran haftası satın aldığı ilave 3 ton altınla; 5 haftada toplamda 11 ton altını rezervine eklemiş oldu. Böylece kendi mülkiyetinde olan altın rezervlerini 127 tona çıkarmış oldu. Bu, kendi mülkiyetinde olan altın rezervlerini kabaca yüzde 10 artırması demek. İlave satın aldığı altınların değeri yaklaşık 450 milyon dolar.

5.2 MİLYAR DOLAR EDİYOR

Banka döviz varlıklarını azaltarak yerine altın alabilir, ya da tersini yapabilir. Bankanın brüt altın rezervi 18.1 milyar dolar, swaplar dahil brüt döviz rezervi de 94.8 milyar dolar. Bankanın yükümlülükleri (borçları) düşülürse net rezervleri şöyle: 9 Haziran itibariyle banka mülkiyetinde olan net 116.1 ton altının değeri 5.2 milyar dolar iken, net döviz rezervi de swaplar dahil 28.4 milyar dolar seviyesinde. İşte banka bu 28.4 milyar dolarlık net döviz varlıklarından bir bölümünü şimdi altına kaydırıyor.
Merkez Bankası’nın rezervinde tuttuğu ve yaklaşık 20 yılı aşkındır değiştirmediği altın miktarını artırması, arızi bir durum değilse rezerv politikasında değişiklik anlamına geliyor. Altın rezervi artırım kararının jeopolitik risklerin artacağı varsayımı ile yapılıp yapılmadığı soru işareti.
Bankanın kendi mülkiyetinde bulunan 127 ton altının değeri, 5.2 milyar dolar ediyor. Zorunlu karşılıklar yerine sayılması için bankalarca Merkez Bankası’na yatırılan altınların piyasa değeri ise 12.9 milyar dolar. Toplam altın rezervlerinin dolar karşılığı ise 18.1 milyar dolar.

Merkez Bankası’nın daha önce yayınladığı rezerv yönetim ilkelerinde; “Stratejik bir rezerv tutma aracı olması ve her an nakde çevrilebilme özelliği nedeni ile toplam rezervlerimizin küçük bir kısmının altın olarak tutulması tercih edilmektedir” denilmekteydi. Yayınlanan notta, Bankanın uluslararası standarda sahip altın rezervlerinin, yönetim kurulu niteliği olan “Banka Meclisi’nce düzenlenen bir yönetmelik çerçevesinde, ancak yine muhafazakar bir yaklaşım içinde” yönetildiği yer alıyordu.

ZOR GÜNLER REZERVİ
MERKEZ bankalarının altın tutma nedeni çok eskilere gidiyor. Geçmişte altın karşılığı para basma ile başlayan ihtiyaç, bugün ‘zor günler rezervi’ işleviyle sürüyor. Herhangi bir savaş durumunda, uluslararası ödeme sistemi dışında kalma, muhabir Banka kullanamama durumunda ödemelerin yapılabileceği en geçerli araç: Uluslararası kabul gören, hatta fiziksel olarak da uluslararası standartta niteliği olan altın külçeler.


Yakın zamanda, ambargo ve blokajla, Swift ödemeler sistemi dışında bırakılan İran’ın acil ihtiyaçlarını altınla ödeyerek gördüğünü anımsayalım. Gelişmekte olan merkez bankaları kadar, gelişmiş ülkelerin merkez bankaları da külçe altın formunda rezerv tutuyorlar. Bu altınlar, çoğunlukla en başta ABD Merkez Bankası Fed’in New York’taki kasaları ile Britanya Merkez Bankası’nın Londra’daki kasalarında tutuluyor.

Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/merkez-bankasi-25-yil-sonra-altin-rezervini-artirdi/1204427



7 Haziran 2017 Çarşamba

Nedense ülke olarak komplo teorilerine inanmaya çok meyilliyiz.

BORSA İSTANBUL'UN YÜKSELİŞİ VE ARAPLARDAN GELEN PARA!

Nedense ülke olarak komplo teorilerine inanmaya çok meyilliyiz. Bu bir ruh hali mi yoksa genel bilgi düzeyimizle ilgili bir sıkıntı mı acaba? Belki de ikisi birden. TL değer kaybettiğinde "dış güçler" söylemi ağırlık kazanırken piyasalara para girişi olduğu zaman da "Araplardan para geliyor" söylemi alıp başını gidiyor. Son dönemde BİST'in yükselişi ve TL'nin değer kazanması "Araplardan para geliyor" söylemini yine canlandırdı. Ödemeler dengesinde açıklanamayan net hata noksan kalemi de bu söylemi kullananlar tarafından kanıt olarak sunuluyor.

Finansal piyasalar için uluslararası fon akımları çok önemli. Bu fonlar da daha çok Batı ülkelerinin tasarruflarıdır. Bu fonların kim oldukları ve gecikmeli de olsa hareket tarzları zaten bellidir. Eğer küresel ölçekte risk iştahı artarsa gelişmekte olan ülke fonlarına alokasyonlar artar ve ağırlıklarına göre bu ülkelere para girişi olur. MSCI EM endeksinde örneğin Türkiye'nin ağırlığı yüzde 1, Çin'in ağırlığı ise yüzde 27,6. Yani gelişmekte olan ülkelere aktarılan her 100 dolarlık fonun 27,6 doları Çin'e giderken 1 doları Türkiye'ye giriyor. Bu oranlar, ekonominin büyüklüğü ve sermaye piyasalarının derinliğiyle ilgili uzun vadeli stratejik rakamlar... Ülkeye özel riskler, ucuzluk faktörleri ya da fırsatlar oluşursa bu ağırlık taktiksel yani kısa vadeli olarak arttırıp azaltılır. Bu fon hareketlerini bu yüzden gerek çıkış gerekse giriş olduğunda birtakım komplo teorilerine bağlamak doğru bir düşünce tarzı değil.

Yılbaşından bu yana risk iştahına bağlı olarak gelişmekte olan ülkelere fon girişleri arttı. Son dönemdeki emtia fiyatlarının seyri, ileriye dönük olarak bu konuda iyi işaretler vermese de şimdilik bu iştah canlı. Türkiye de bundan olumlu etkilendi. Referandum sürecinin sonuçlanmasının kısa ve orta vade için sağlayacağı istikrar carry trade'i de canlandırdı.

Birçok parametreye göre uluslararası benzerlerine göre iskontolu işlem gören başta bankacılık olmak üzere BİST hisseleri böylece hızla değer kazandı ve TL güçlendi. Bunun daha önce belirttiğim gibi Araplarla veya Katarlılarla bir alakası yok. Katar bir gaz üreticisi olarak düşük petrol fiyatları nedeniyle sıkıntılar yaşayan diğer Körfez ülkelerine göre biraz daha iyi durumda olmakla birlikte bölge geneli kendi dertlerine düşmüş durumda. Ayrıca ödemeler dengesindeki net hata noksan kaleminin de bununla ilgili olmadığı gerek Merkez Bankası gerekse diğer uzmanlar tarafından zaman zaman ortaya konuyor. Kaldı ki "Araplardan para geliyor" söyleminin yaygınlaştığı bu dönemde net hata noksan kalemi açık verdi.

Bölge ülkelerinin, Kuveyt dışında zaten böyle bir sermaye piyasası kültürü de yok. Katar son dönemlerde iki ülke ilişkilerinin iyi olmasına bağlı olarak birtakım gayrimenkul ve doğrudan alım işlerine kısmen girdi ama o kadar. Bunlar ülkeye giren uluslararası fon akışları içinde önemsiz düzeyde. Körfez ülkeleri yerleşiklerinden gelen sınırlı düzeydeki emlak alımlarının ise çok daha fazlasını Türkler şimdilerde Avrupa'da oturum alabilmek için Portekiz, Macaristan, İspanya veya Yunanistan gibi ülkelerde yapıyor.

Son dönemde sermaye piyasaları baharını yaşatan para girişleri çok büyük oranda Batı ekonomilerinin tasarrufları. Bu fon akımları kısa vadeli riskleri göz ardı edebilirler ama uzun vadeli stratejik alokasyon kararlarını değiştirecek majör siyasi, hukuki ya da ekonomik kararlar olursa Türkiye bu girişlerden mahrum kalabilir. Bu ligde olmak ve bu ağırlıkları en azından korumak önemli.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/borsa-istanbulun-yukselisi-ve-araplardan-gelen-para/1201093


2 Haziran 2017 Cuma

Hisse senedi vatandaşın umurunda değil

Vatandaşın portföy tercihi ne

Dünya yazarı Alaattin Aktaş, vatandaşların tasarruflarını nasıl değerlendirdiklerini yazdı. İşte Aktaş'ın o yazısı:
Teknik tanımıyla yurtiçinde yerleşikler, kısaca vatandaşlar, tasarruflarını finansal araçlara yatırarak değerlendirirken yıllardır aynı eğilimi korumaktalar. Vatandaşın finansal yatırım aracı olarak Türk Lirası mevduat, yabancı para mevduat ve devlet iç borçlanma senedinden (DİBS) hiç vazgeçmediği gözleniyor.

Kalkınma Bakanlığı'nın mart ayını kapsayan son verilerine baktık ve 2006'ya kadar giderek, yani on bir yılı aşkın bir sürede ne gibi değişiklikler olduğunu da irdeleyerek bir değerlendirme yapalım istedik.

Vatandaşın portföy tercihinde bu on bir yılda ortaya çıkan tablonun özeti şu:
Türk Lirası mevduat ve katılım fonu, yabancı para mevduat ve katılım fonu ile devlet iç borçlanma senedi... Bu üç tasarruf aracı, vatandaşın toplam tasarrufunda 2006 yılında yüzde 91.5 paya sahipti, söz konusu oran bu yılın mart ayında da yüzde 87.9 düzeyinde gerçekleşti.
Yani vatandaş birikimlerini değerlendirirken Eurobond, menkul kıymet yatırım fonu, hisse senedi, özel sektör tahvili ve emeklilik yatırım fonu gibi finansal araçlara deyim yerindeyse pek yüz vermedi. Bu yatırım araçlarının toplamdaki payı 2006 ve bu yılın mart ayı itibariyle yalnızca yüzde 8.5 ve yüzde 12.1 oldu.

2006'dan bu yılın mart ayına kadar olan dönemde en belirgin pay değişimi devlet iç borçlanma senedinde yaşandı. DİBS'in finansal tasarruflar içindeki payı yüzde 41.2'den yüzde 20.5'e indi. Bu gerileme, DİBS'teki azalmadan değil, özellikle yabancı para mevduattaki hızlı artıştan kaynaklandı.
Döviz mevduatı bu dönemde yaklaşık 72 milyar dolardan 160 milyar dolara çıktı. Ne var ki, döviz mevduatının TL karşılığı dolar kurunun 1.50'den 3.65'e yükselmesinin etkisiyle 108 milyar liradan 583 milyar liraya yükseldi. Yabancı para mevduatın toplamdaki payı da yüzde 18.9'dan yüzde 27.8'e çıktı.

Hisse senedi vatandaşın umurunda değil

Ekonominin neredeyse merkezine konulan, genel gidişatın iyi mi, yoksa kötü mü olduğu konusunda en somut gösterge sayılan hisse senedi piyasası vatandaş nezdinde pek de makbul bir yatırım alanı değil.
Değil; çünkü aksi olsaydı toplam finansal tasarruflar içinde hisse senedinin payı bir ara yüzde 6'ya ulaşsa bile yeniden yüzde 5'lerin altına inmezdi. Hisse senedinin payı yalnızca iki yıl, 2008 ve 2011'de yüzde 6.1'i gördü, bir daha da bu orana çıkılamadı.
Bu yılın mart ayı itibariyle hisse senedine yapılan yatırımlar, yurtiçi yerleşiklerin toplam portföy tercihinde yalnızca yüzde 4.7'lik bir yer tutuyor. Yani Türk vatandaşı tasarrufunun yüzde 5'ini bile hisse senedine yatırmıyor.

Döviz tasarrufu çok daha fazla olabilir

Kalkınma Bakanlığı'ndan aktardığımız bu değerler, kuşku yok ki sistem içinde olan değerler. Sistem içinde görünmeyen de yastık altı olarak tanımlanan, yani cepte taşınan, kasada tutulan, evde ya da işyerinde muhafaza edilen döviz tasarrufu.
Bankalarda ne miktarda döviz tevdiat hesabı olduğu belli ve bu tutarı Merkez Bankası zaten haftalık olarak açıklıyor. Kaldı ki döviz tevdiat hesaplarının 18 Mayıs itibariyle hangi düzeyde bulunduğu bilgisine iki gün önce köşemizde yer vermiştik. Ama yastık altında tutulan dövizin tutarını kimsenin bilme şansı yok. Dolayısıyla bu dövizi de katarak aslında Türkiye'deki döviz tasarrufunun çok daha fazla olduğunu, finansal araçlarda tutulan miktarın da mart sonu için hesaplanan 2.1 trilyon liranın çok üstünde oluştuğunu kabul etmek gerekiyor.

Alıntı:


23 Mayıs 2017 Salı

Türkler Miami'ye yabancılar İstanbul'a hayran

Yabancı konut yatırımcısının Türkiye'deki gözdesi İstanbul, ABD'den mülk edinen Türklerin favorisi ise Miami oldu.

Yabancıların taşınmaz edinmesini düzenleyen ve kamuoyunda "mütekabiliyet yasası" olarak bilinen düzenlemenin 2012'de yürürlüğe girmesiyle yabancılara konut satışı da artmaya başladı. TÜİK verilerine göre düzenlemenin ardından Türkiye'den yabancılara 2013'te 12 bin 181, 2014'te 18 bin 959, 2015'te 22 bin 830, 2016'da ise 18 bin 189 konut satışı yapıldı.

Geçen yıl yabancıların aldığı 18 bin konutun yaklaşık üçte biri İstanbul'da satıldı. Yabancıya yapılan satışlarda İstanbul 5 bin 811 rakamı ile birinci olurken, 4 bin 352 konut ile Antalya ikinci, bin 318 konut satışı ile de Bursa üçüncü oldu. Türkiye'de konut sahibi olanlar arasında Iraklılar ilk sırada bulunurken, Suudi Arabistan, Kuveyt, Rusya ve İngiltere vatandaşları ilk beşte yer aldı.

Türkiye, yabancı yatırımcının gözdesi olmaya devam ederken, çok sayıda Türk ise ev sahibi olmak için ABD'yi tercih etti.

"ÜNLÜLER VE SOSYETE ÇEVRELERİ MİAMİ'Yİ TERCİH EDİYOR"

ABD'de gayrimenkul brokerlığı işiyle uğraşan Ersan Songur, AA muhabirine yaptığı açıklamada, son yıllarda Türklerin ABD'de konut sahibi olma talebinde artış yaşandığını belirtti.

Geçen yıl yaklaşık bin-bin 500 Türk vatandaşının ABD'de konut sahibi olduğunu dile getiren Songur, bu ülkede Türkler için özellikle Miami ve New York'un gözde lokasyonlar görüldüğünü ifade etti.
Songur, "Acun Ilıcalı, Sibel Can, Hadise, Tolgahan Sayışman gibi ünlüler ve sosyete çevrelerinin Miami'de evinin olduğunu çıkan haberlerden biliyoruz. Türkler New York'u metropol, Miami'yi ise tatil kenti olması dolayısıyla tercih ediyor çünkü Miami, hem İstanbul'a hem de Antalya'ya çok benziyor. Bundan dolayı buradan ev alan Türkler iklim şartları açısından hiç çok zorluk çekmiyorlar." dedi.

ABD'de konut sahibi olmanın hem maddi imkanlar hem de bürokratik işlemler bakımından çok da zor olmadığını bildiren Songur, şöyle konuştu:
"Mesela Miami'de 75-100 bin dolara ev bulmak mümkün. Bu evler istenirse kiraya da verilebiliyor. Kiraya verildiğinde ortalama 15 yılda kendisini kazanıyor. Bu bakımdan Miami'de ev almak hem keyif hem de yatırım özelliğini taşıyor ama bilinmelidir ki ABD'de ev almak vatandaşlık anlamına gelmiyor."

YABANCIYA SATILAN ÜÇ KONUTTAN BİRİ İSTANBUL'DA

Gayrimenkul brokeri Ümit Demir de yabancıların Türkiye'den konut satın alma trendinin yaklaşık 10-15 yıl önce başladığını belirterek, İngilizlerin Didim ve Fethiye, Almanların Alanya, Rusların ise Kemer'i tercih ettiğini söyledi.

Irak'ta yaşanan iç karışıklıklar nedeniyle 4-5 yıldır bu ülke vatandaşlarının Türkiye'den konut satın almaya başladığını vurgulayan Demir, Türkiye'de konut sahibi olmak isteyen Iraklıların büyük oranda İstanbul'u tercih ettiğini kaydetti.

Bu yılın üç ayında yabancıların İstanbul'dan bin 478 konut satın aldığına dikkati çeken Demir, şu bilgileri verdi:
"Yabancılara konut satışında İstanbul'un payı her geçen yıl artıyor. Türkiye genelinde yabancılara satılan konutlar içinde İstanbul'un payı 2013'ün başında yüzde 16 iken bugün yüzde 35'ler civarında. İstanbul'daki satın almaları daha çok Araplar yapıyor. İstanbul'da her bütçeye uygun konutun bulunması, İstanbul'un kozmopolit bir şehir olması bu tercih başlıca nedenleri arasında."

Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/turkler-miamiye-yabancilar-istanbula-hayran/1196944

Türkiye'deki yabancı yatırımcı istatistikleri

Ekonomi Bakanlığı, Mart 2017'ye ilişkin "Uluslararası Doğrudan Yatırım Verileri Bülteni"ni yayımladı.

Buna göre, martta 1,6 milyar dolarlık uluslararası net doğrudan yatırım girişi gerçekleşti. Bu yıl ocak-mart döneminde ise rakam geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 1,9 artarak, 2,8 milyar dolar oldu.

Martta 1,2 milyar dolar sermaye girişi görülürken, nakit sermaye girişinin 1 milyar dolarlık bölümü Avrupa Birliği (AB), geriye kalan kısmı da Asya ülkeleri kaynaklı oldu.

Uluslararası sermayeli şirketlerin sayısı

Mart ayında 422 uluslararası sermayeli şirket ve şube kuruldu, 11 yerli sermayeli şirkete de uluslararası sermaye iştiraki gerçekleşti.

Ocak-mart döneminde bin 295 uluslararası sermayeli şirket ve şube kurulurken, 42 yerli sermayeli şirkete de uluslararası sermaye iştiraki oldu. Toplam bin 337 uluslararası sermayeli şirketin başta toptan ve perakende ticaret sektörü olmak üzere gayrimenkul faaliyetleri ve inşaat sektörlerinde hizmet verdikleri görüldü.

Aynı dönemde kayıtlı sermayesi 500 bin doların üzerinde olan 26 uluslararası sermayeli şirket, şube kuruluşu ile yabancı ortak iştiraki gerçekleşti. Bu şirketlerin 10'u toptan ve perakende ticaret sektöründe hizmet gösterdi.

Söz konusu dönemde kurulan bin 337 uluslararası sermayeli şirketin 830'unun Yakın ve Ortadoğu, 210'unun AB, 88'inin Kuzey Afrika ülkeleri ortaklı şirketler olduğu kaydedildi.
Verilere göre, mart sonu itibarıyla Türkiye'deki uluslararası sermayeli şirket ve şube sayısı 47 bin 773'e ulaştı. 6 bin 720 yerli sermayeli şirkete uluslararası sermaye iştiraki gerçekleşti. Böylece toplamda 54 bin 493 uluslararası sermayeli şirket faaliyette bulundu.

Hollanda 3. sırada yer aldı

Uluslararası sermayeli şirketlerin ülke gruplarına göre dağılımına bakıldığında ise AB ülkeleri ortaklı girişim sayısının 21 bin 961 ile birinci sırada bulunduğu belirlendi. Bunların içinde Almanya 6 bin 944 şirketle ilk sırayı aldı. Bu ülkeyi 3 bin 11 şirketle İngiltere ve 2 bin 737 şirketle Hollanda takip etti.

Söz konusu şirketlerin illere göre dağılımında ise 33 bin 116 ile İstanbul başı çekerken, bu ili 5 bin 27 şirketle Antalya, 2 bin 972 şirketle Ankara ve 2 bin 446 şirketle İzmir izledi.
İstanbul'daki uluslararası sermayeli şirketler başta toptan ve perakende ticaret (12 bin 807) olmak üzere, gayrimenkul kiralama ve iş faaliyetleri (5 bin 675) ile imalat sanayi (4 bin 62) sektörlerinde faaliyet gösteriyor.

33 projeye yatırım teşvik belgesi düzenlendi

Ekonomi Bakanlığı tarafından mart ayında yatırım teşvik belgesi düzenlenen 33 proje kapsamında yaklaşık 800 milyon dolar tutarında yatırım yapılması öngörüldü. Böylece bu yıl belgelendirilen yatırım projesi sayısı 73'e, belge kapsamındaki yatırımların tutarı ise 1,6 milyar dolara ulaştı.
Bu yıl verilen yatırım teşvik belgelerinin 51'i imalat, 11'i hizmetler, 11'ü ise elektrik, gaz ve su sektörleriyle ilgili düzenlendi.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/turkiyeye-net-dogrudan-yatirim-girisi-yuzde-19-artti/1197062


Gelir adaletinden söz etmek kolay ancak gerçekleştirmek söylendiği kadar kolay değil

Antalya’dan düzenlenen Uluslararası Medya Forumu’nda konuşan Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, referandum sonrası mali piyasaların normale döndüğünü söyledi.
Küresel mali krizden sonra Türkiye’de 7,3 milyon yeni istihdam yaratıldığını belirten Şimşek, “Hala işsizliği yüzde 10’da tutma konusunda ciddi zorluklar yaşıyoruz” dedi.
Mehmet Şimşek: “Turizm konusunda geçen yıl ciddi sorunlar yaşamasaydı, cari açık bu kadar yükselmeyecekti. Ancak cari açıkta ivmenin aşağı doğru olacağını söyleyebilirim.”
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Global Connection tarafından düzenlenen Uluslararası Medya Forumu’nun ikinci gününde dünya ve Türkiye ekonomisini anlatan bir sunum yaptı ve 50 ülkeden gelen medya mensuplarının sorularını yanıtladı.
Konuşmasının ilk bölümünde dünya ekonomisine yer veren Şimşek, bir yandan küresel mali krizden sonra dünyada ciddi oranda bir büyüme gerçekleştiğine dikkat çekerken bir yandan da küresel risklerin de artmakta olduğuna vurgu yaptı.
İnsanların yüzde 82’sinin “Dünya giderek tehlikeli bir hal mi alıyor” yönündeki soruya “Evet” cevabını verdiğini belirten Şimşek, Türkiye’de bu oranın yüzde 87’yi bulduğunu kaydetti. Bir başka küresel
riskin ise yaşlanmaktaki nüfus olduğunu, dünyadaki yaşlı nüfusun yüzde 5’lerden yüzde 16’lara ulaştığını belirten Şimşek, ortalama ömrün de arttığına vurgu yaptı. Küresel borç oranının gelişmekte olan
ekonomilerde yükselmekte olduğunu belirten Şimşek, olgunlaşmış ekonomilerde bile bu oranın yüzde 280 olduğunu kaydetti.

Dünyada gelir dağılımı bozuk

Küresel ekonomik krizden sonra dünyada 1.400 koruma önlemi alındığını söyleyen Şimşek, verimlilik ve üretkenliğin ise düşüş trendine girdiğini belirtti.
Dünyadaki gelir artışının yüzde 95’inin yüzde 1’lik nüfusa gittiğini, kalan yüzde 5’lik dilimin ise nüfusun yüzde 99’u tarafından paylaşıldığını anlatan Şimşek, şu anda ise dünyanın kısa vadede döngüsel bir toparlanmaya girdiğini sözlerine ekledi. Şimşek, “Gelir adaletinden söz etmek kolay ancak gerçekleştirmek söylendiği kadar kolay değil” dedi.

Türkiye iyi bir performans sergiledi

Ekonomi Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin desteği, Türk Hava Yolları, Maxx Royal, İHKİB ve Borsa İstanbul’un sponsorluğu ile gerçekleştirilen Uluslararası
Medya Forumu’ndaki konuşmasının ikinci bölümünde Türkiye ekonomisine değinen Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, ekonomik olarak 2000 yılı 100 olarak baz alındığında Türkiye’nin 2016 yılında 215’e ulaştığını belirtti. Üstelik Türkiye’nin bu performansı 2001 yılında kendi içinde
yaşadığı ekonomik kriz, 2008-2009 yılında dünyada yaşanan ekonomik kriz ve geçen yıl Ortadoğu’da yaşanan kaos ve Türkiye’de yaşanan terörist darbe girişimlerine rağmen sergilediğini söyledi. Şimşek,
AB’de bu rakamın 126, gelişmekte olan ekonomilerde 193 ve dünya ortalamasının 181 olduğu gözönüne alındığında Türkiye’nin ciddi bir büyüme kaydettiğinin görüleceğini belirtti.

Cari açık ve enflasyon en önemli sorun

Türkiye’nin GSMH’sinin son 14 yılda 1,7 kat, kişi başına satın alma gücünün ise 2.7 kat arttığını belirten Şimşek, Türkiye ekonomisinin büyümesinin ivme kazandığını söyledi. Referandum sonrası mali piyasaların normale döndüğünü belirten Şimşek, piyasaların referandumdan evet sonucunu çıkmasını beklediği için bu durumun normal olarak algılandığını kaydetti. Türkiye’nin kredi risk priminin ciddi
anlamda düştüğünü belirten Şimşek, TL/Dolar kurunda ise bir istikrar sağlandığını söyledi. Buna rağmen Türkiye’nin büyümesinin iç talepten kaynaklandığını belirten Şimşek, “Net ihracat doldurulması gereken bir alan. Biz ihracat yoluyla büyümenin önünü açmak için ihracata desteği artırdık. Hatta ihracatçılara özel pasaportlar çıkarttık” dedi.Cari açık ve enflasyonun Türkiye ekonomisinin önünde duran en
önemli sorunlar olduğunu belirten Şimşek, “Turizm konusunda geçen yıl ciddi sorunlar yaşamasaydı, cari açık bu kadar yükselmeyecekti. Ancak cari açıkta ivmenin aşağı doğru olacağını söyleyebilirim. Son iki
yılda ise Türkiye büyük şok yaşadı. Bu da bize enflasyon olarak yansıdı. Biz enflasyonu tekrar tek haneye indirmeye çalışıyoruz” diye konuştu. Küresel mali krizden sonra Türkiye’de 7,3 milyon yeni
istihdam yaratıldığını belirten Şimşek, “Hala işsizliği yüzde 10’da tutma konusunda ciddi zorluklar yaşıyoruz” dedi.
Yüksek gelir grubuna terör engeli
Türkiye’nin reformlar yaptığı zaman ilerlediğini belirten Şimşek, “Turgut Özal zamanında reformlar yapıldı, Türkiye orta gelirli ülkeler kategorisine yükseldi. 2003’ten itibaren yapılan reformlarla orta üst
düzeye geldik. Dünya Bankası verilerine göre yüksek gelirli ülkeler kategorisine yükseliyorduk ki terörist girişimlerle birlikte olamadık” dedi.
Türkiye’nin mutlaka yapısal reformları gerçekleştirmesi gerektiğini belirten Şimşek, “Eğitim reformu önceliğimiz. Rekabetçilik ve yatırım ortamının düzenlenmesi yönünde reformlar yapacağız. Ar-Ge
konusunda yapısal reformlar gerçekleştirilecek. İşgücü piyasasında ve kamu idaresinde reformlar yapılacak” dedi. Türkiye’nin küresel rekabette 138 ülke arasında 55’inci sıraya yükseldiğini belirten
Şimşek, “Türkiye 2002 yılına kadar 15 milyar dolar yatırım çekmiş. Son 14 yılda 180 milyar dolar yatırım çekti. Demek ki yatırım ortamını iyileştirdik, bir şeyleri doğru yaptık ki bu yatırım geldi ve biz
rekabetçilikte yükseldik. Bunları sürdüreceğiz” diye konuştu.

“Bir tweet bile algı oluşturuyor”

Konuşmasının ardından soruları yanıtlayan Şimşek, Türkiye’deki gerçekliğin dünyada yaratılan Türkiye algısından daha iyi olduğunu ancak kendilerinin olmasını istediği kadar iyi olmadığını söyledi.
“İlk olarak gerçekliği geliştirmemiz gerekiyor. AB’ye katılım yolunda devam etmemiz gerekiyor. Bunun için ilk olarak daha fazla yapısal reform yapmamız gerekiyor. İkincisi Türkiye’yi AB’ye bağlamak
gerekiyor. Üçüncüsü ise daha iyi iletişim gerekiyor. Bunları yaparsak Türkiye’de neden OHAL olduğunu daha iyi anlatabiliriz. Biz yapmaya çalışıyoruz. Günümüz dünyasında bir tweet bile algı oluşturabiliyor.
Herhangi bir algıyı değiştirmek zaman alıyor. Bu nedenle daha fazla reform yapmamız gerekiyor” dedi.

“Domatese takılıp kalmak istemiyoruz”

Şimşek, Rusya ile Türkiye arasında imzalanan anlaşmayı nasıl bulduğu yönündeki soruya da “Gerçek dünyada ödün verirsiniz. Bence yapılan anlaşma Türkiye ve Rusya’nın çıkarına. Neredeyse bütün
sorunları çözdük. Kasım 2015 öncesine döndük diyebilirim. Rusya bizim çok önemli komşumuz ve ticari ortağımız. Diyaloğun devam etmesini istiyoruz. Bu durum iki ülkenin de çıkarına. Biz domatese katılıp
kalmak istemiyoruz” yanıtını verdi.

“Suriye’de kalabalık tiyatro oyunu oynanıyor”

Şimşek bir başka soru üzerine “Suriye’de çok kalabalık bir tiyatro oyunu oynanıyor. Türkiye, İran, Rusya ve ABD Suriye konusunda bir çözüm üzerinde uzlaşabilirsek bu kesinlikle işe yarar. İran, Türkiye,
Rusya ve ABD burada kaldıraç etkisi olacaktır. Ortadoğu’daki çözüm sınırların değişmesi değil, daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakları, eşit vatandaşlık şeklinde olmalı” dedi. Azerbaycan’la
birlikte yapılan TANAP projesine yönelik bir soruya ise Şimşek, “Hem tüketici hem enerji koridoru olarak çok önemli bir proje. Azerbaycan ile kardeşlik bağlarını daha da güçlendirecek proje. Umarım önümüzdeki yıl devreye girer” yanıtını verdi.Şimşek, bir soru üzerine “ABD Başkanı Trump, önceki başkan Obama’dan farklı olarak işadamı bir başkan. Türkiye ile ABD’yi daha iyi ticaret ve yatırım olanaklarına kavuşturacaktır. Ancak korumacı başkan diye karşı çıkılması da mümkün. Biz iki ülke arasındaki ilişkilerin daha verimli olmasını isteriz. Tabii ki sorunlar yaşıyoruz ama aşarız. Yeni yönetimle daha iyi ticari ilişkiler kuracağımıza inanıyoruz” diye konuştu.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/rusya-ile-neredeyse-butun-sorunlari-cozduk/1197011