9 Eylül 2017 Cumartesi

Hamallıktan enerjinin zirvesine

Üniversite sonrası eğitim için gittiği Viyana’da sebze halinde hamallık yaparak çalışma hayatına başlayan Fatih Birol , 22 yıldır çalıştığı Uluslarararası Enerji Ajansı’nın siyasetten gelmeyen ilk ve tek başkanı.

FATİH Birol, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Baskanı. 29 ülkenin üye olduğu, dünyanın enerji politikalarının belirlendiği kurulun ilk siyasetçi olmayan başkanı. Aynı zamanda Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinden olmayan ilk başkan.

Hamallıktan enerjinin zirvesine

Davos’ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu’nun enerji sektörü toplantılarının başkanlığını 10 yıldır Fatih Birol yapıyor. Birçok yorumda dünyanın enerji politikalarını yöneten ilk 5 adamdan biri olarak gösteriliyor. Forbes Dergisi Dünya Enerjisini Yönlendiren en önemli 7 kişiden birisi olarak Fatih Birol’u gösterdi, aynı listede ABD Başkanı, Çin Cumhurbaşkanı ve Suudi Arabistan Petrol Bakanı da var. Türkiye’den çok yurtdışında tanınan dünya liderlerinin, enerji ve çevre bakanlarının yakından tanıdığı Fatih Birol’un hayatı tam bir başarı öyküsü.
- Siz çok uzun zamandır yurtdışındasınız. Okumak için mi gitmişttiğiniz Viyana’da muhteşem bir kariyer yapmışsınız…
Ankara’da büyüdüm. TED Ankara Kolejini bitirdim. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Viyana’da Enerji Ekonomisi üzerine doktora yaptım. O dönemde daha yeniydi bu konu. Viyana’da eğitim alırken aynı zamanda çalıştım.

- Hangi işlerde çalıştınız?
Mesela, sebze hamallığı yaptım. Viyana’da meşhur bir meyve-sebze hali vardır, oraya Ege Bölgesi’nden meyve sebze gelirdi, biz de sabaha kadar halde tezgahlara meyve sebze kasaları indirirdik. Okul sonrasında OPEC’e (Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı) girdim. Orada petrol analisti olarak 7 yıl çalıştım. Daha sonra da Paris’e Uluslarararası Enerji Ajansı’na önce 13 aylık bir kontratla girdim. 22 yıl kaldım Uluslararası Enerji Ajansı’nda. Uzman olarak girdiğim yerde 20 sene sonra başkan oldum.

- Bu çok gurur verici bir mevki. Nasıl başardınız?
Ben IEA’nin 42 yıllık tarihinde 8’inci başkanım. Genelde AB üyesi ülkelerden gelir başkanlar, 6 kere AB, bir kere de Japonya oldu. Mesela benden önceki başkan Hollanda eski Ekonomi Bakanı’ydı. Tüm ülkelerin oy birliğiyle seçildim. İlk defa siyasetten de gelmeyen birini seçtiler. Uzun yıllardır bu dünyanın içindeyim. Dünya Enerji Görünümü adında bir kitap çıkardık. Bu kitap dünyanın en saygı duyulan ve en çok satılan enerji kitabı oldu.

SESSİZ DEVRİM YAPTIK

- Sizin başkanlığınızla birlikte neler değişti?
Ben ve ekibimle birlikte sessiz bir devrim oldu. 29 üye hükümet vardı. Amerika, Kanada ve Avrupa Birliği ülkeleri, Japonya, Kore, Avusturalya ve Yeni Zellanda’ydı. Ancak dünyada gelişmekte olan ülkelerin payı ekonomide, enerjide büyüyor. Bir kayma yaşanıyor. Ben yeni stratejiyle geldim. Ajansın kapılarını gelişmekte olan ülkelere açtım. Benimle birlikte ajans ailesine 6 yeni ülke girdi.
- Hangi ülkeler bunlar?
Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Singapur ve Fas. Başkan olduğumda ajanstaki ülkelerin dünya enerji tüketimindeki payı yüzde 50’nin altındaydı, şimdi yüzde 70’i geçti. Yenilenebilir enerji konularında da adımlar attık.
- Kömür, petrol, doğalgaz tüketimi çevresinde dönüyor enerji politikaları. Taşlar nasıl yerinden oynuyor, yeni oyun düzenleri nasıl kuruluyor?

Ben Türk olduğum için gelişmekte olan bir ülkenin ihtiyaçlarını, şartlarını biliyorum. Ayrıca Viyana’da yaşadığım için gelişmiş ülkelerin, petrol ihraç eden ülkelerin bu konulara bakışını biliyorum. Suudi Arabistan, İran, Irak’ı çok yakından izliyorum. Her ülke enerjiyi mümkün olduğu kadar ucuza ve verimli kullanmak istiyor. Mümkün olduğu kadar da çevreye zarar vermeden kullanmaya çalışıyorlar. Ancak bu konu söylendiği kadar kolay bir şey değil.

- Petrolün yerine geçebilecek enerji kaynaklarına yaklaştı mı dünya?
Uzun yıllar daha dünya petrol kullanacak. Elektrikli araçların sayısında hızlı bir artış var ve daha da olacak ancak buna rağmen arabalar, kamyonlar, otobüsler ve uçaklar petrol kullanmaya devam edecek. “Bugünden yarına petrole ihtiyacımız kalmayacak” demek mümkün değil, bunu söylemek ham hayal olur. Doğalgaz hızla artıyor, yeni yeni doğalgaz ihracatçıları çıktı. Amerika gibi, Avusturalya gibi ülkelerde doğalgaz üretimi hızla artıyor.

- Amerika kayagazı konusunda çok hızlı davrandı. Bu dengeleri nasıl değiştiriyor?
Kayagazı devrimiyle Amerika çok önemli bir atak yaptı. Amerika giderek dünya enerji gündemini belirleyecek. Çünkü hem petrolde hem de doğalgazda çok büyük üretim artışları yaşıyorlar. Kayagazından gelen gaz sayesinde 7 yılda 2 Katar kadar gazı üretti Amerika. Aynı teknolojiyle 7 yılda sadece kaya petrol üretimleri Irak’ın toplam petrol üretimine ulaştı. Yani 7 yıl içinde kaya petrolünden elde ettikleri petrol bir Irak kadar oldu, kayagazı da 2 Katar kadar oldu.

- Amerika daha da güçlenecek diyebilir miyiz?
Amerika’nın dünya doğalgaz ve petrol piyasalarındaki payı artacak, giderek dünya petrol ve doğal gaz piyasalarını belirleyen bir ülke olacak. Kömürde 2 ayrı tablo var. Avrupa ülkelerinde giderek azalıyor, Çin’de azalıyor ama Hindistan’da, Endonezya da artıyor.

GÜNEŞİN MALİYETİ YÜZDE 80 DÜŞTÜ

- Yenilenebilir enerji konusunda sizin de başkanlığınızla birlikte yeni projeler, adımlar gündemde. Bu konuda çok ileride olan ülkeler var. Yenilenebilir enerji yatırımları gelişmekte olan ülkeleri nasıl etkileyecek?
En çarpıcı gelişme yenilenebilir enerjide yaşanıyor. Özellikle rüzgar ve güneş enerjisinde devrim oldu. Rüzgar ve güneş 2 açıdan ideal. Çevreye zararı yok. Dışarıdan ithal edilmiyor. Ülkenin kendi rüzgarı ve güneşi. Bugüne kadar ana sorun pahalı olmasıydı. Rüzgar tribünleri ve güneş panelleri pahalıydı. 10 yılda büyük değişim oldu. Bunlar iyi ama pahalı deniliyordu. Şimdi maliyetlerde büyük düşüşler yaşanıyor. Güneş enerjisinin maliyeti 5 yılda yüzde 80 düştü, rüzgar enerjisinin maliyeti de 5 yılda 3’te bir ucuzladı. Rüzgar ve güneş iyi ve hesaplı artık. Rüzgar ve güneş hem iyi hem de ucuz diyeceğiz yakında. Ancak rüzgar ve güneşin tüm enerji sorunlarını çözeceğini düşünmek de bence yine hayalperestlik olur. Bunların payı büyüyecek ama bizim yine de doğalgaza ve petrole ihtiyacımız olacak. Bu da demektir ki Türkiye gibi özellikle cari açığı petrol ve doğalgaz faturalarından gelen ülkelerin dünyadaki doğalgaz ve petrol gelişmelerini iyi okuması lazım. Petrol, doğalgaz, kömür hepsi cok önemli ama gelecek elektrikte.

- Ne kadarlık bir artış söz konusu?
Bizim geçen ay yayınlanan istatistiklerimize göre geçen yıl, yaklaşık 100 yıldan beri ilk defa, dünyada elektrik sektörü yatırımları petrol, doğalgaz ve kömür yatırımlarının toplamını geçti.

TÜRKİYE’YE EN İYİ HABER FİYATLAR ZIPLAMAYACAK

- Ne yapmalı Türkiye?
Dünyadaki petrol ve doğalgaz fiyatlarını belirleyen ülkeler arasında değiliz ve dünyadaki fiyatlar bizim ekonomimizin gidişatını etkileyecek durumda. Türkiye’ye verebileceğim en iyi haber doğalgaz ve petrol fiyatlarında önümüzdeki 2-3 yıl içinde ciddi bir yukarı zıplama beklemiyoruz. Bu da bizim ekonomimizin büyümesi ve enflasyona aşağı doğru baskı yapması için önemli haber. Türkiye yenilenebilir enerji yatırımlarını hızla artırmalı. Güneşimiz ve rüzgarımız var. Bunu çok da etkin kullanmalıyız. Türkiye enerji konusunda çok isabetli adımlar atıyor. Mesela, YEKA projesiyle birlikte rüzgar ve güneşte ciddi hamleler olacak, yüzen sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminalleri yapımının zamanlaması çok güzel ve de umarım nükleer enerjide atılmış adımlar sağlıklı bir şekilde sonuçlandırılacak.

- Enerji boru hatlarının geçtiği bir ülke olmak Türkiye’nin önemini artırıyor. Gündemde olan projeler Türkiye’ye güç katabilecek mi, gerçekleşebilecek mi?
Ben dünyayı geziyorum. Neredeyse her ülkenin önemli boru hattı projeleri var. Bu projelerin ne kadarının hayata geçtiği çok önemli. Projelerin kaçında gerçek borular döşenir? Bilemiyoruz. Türkiye coğrafi olarak özel ve önemli bir yerde. Bu enerji konusunda avantaj yaratıyor. Dünyadaki petrol rezervlerinin yüzde 70’i bizim çevremizde. Bu enerjinin Avrupa’ya ve diğer ülkelere taşınmasında önemli rol oynayabiliriz. Ancak bunun için sadece ekonomik faktörler yeterli değil, siyasi faktörlerin de uygun olması lazım.

HELVAYI YAPMALIYIZ

- Sanırım size çok sorulan sorulardan biridir. Türkiye’nin çevresi petrol zenginiyken Türkiye’de niye yok?
Türkiye fosil yakıtlar açısından şanssız bir ülke. Doğalgaz ve petrol fakiri bir ülkeyiz, ancak yenilenebilir enerji konusunda da çok şanslıyız. Yenilenebilir enerji atağı Türkiye’de başladığında dünyadaki maliyetlerin de düştüğü zamana denk geldi. Şansımız hem güneş hem rüzgar potansiyelimiz var ve bunları kullanamaya karar verdiğimizde maliyetler düşük. Un, şeker, yağ var helvayı yapmalıyız. Enerji Bakanlığı’nın son YEKA projesi bu alanda çok önemli bir hamle. Ben Türkiye’nin elelktrik enerjisinin önemli bir kısmının güneş, HES, rüzgar ve jeotermalden geleceğini düşünüyorum. Bu Türkiye’ye büyük rahatlık getirir. Cari açık konusunda rahatlık getirir. İkicisi dışa bağımlılığımızı azaltır. Yerli enerjimizi üretebiliriz. Yenilenebilir enerji jeopolitik bir öneme de sahip.

KALBİMDE HEP TÜRKİYE VE GALATASARAY VAR

Birol, “35 yıl önce Türkiye’den ayrıldım. Önce okumak için gittim sonra kaldım. Ancak Türkiye kalbimden hiç ayrılmadı. Çok koyu bir Galatasaray taraftarıyım. Tüm toplantılarımı GS fikstürüne göre ayarlarım ve hem her maçı dünyanın neresinde olursam olayım izlemeye çalışırım. GS ve İstanbul büyük bir tutku bende. Türkiye’ye dönünce Türkiye’ye ve GS’ye faydalı olmak istiyorum. Bir kızım ve bir torunum var, onlar da Amerika’da yaşıyor” diye konuşuyor.

FATİH BİROL KİMDİR?

Fatih Birol, 1958’de Ankara’da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde elektrik mühendisliği okudu. Viyana Teknik Üniversitesi’nde enerji ekonomisi dalında lisansüstü ve doktora çalışmalarını tamamladı. Dr. Fatih Birol, 1995 yılında IEA’ya katılmadan Viyana’da Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) bünyesinde görev yaptı. Dr. Fatih Birol, Uluslararası Enerji Ajansı İcra Direktörlüğü’ne seçilmeden önce Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’nın başekonomisti ve kurumun enerji ve iklim değişikliği politikasının ekonomik analizinde sorumluydu. Dr. Fatih Birol, kariyeri boyunca pek çok ödül aldı. Forbes dergisi tarafından dünyanın enerji konusundaki en nüfuzlu kişisi seçildi. Hollanda Ekonomik İlişkiler Bakanlığı ve Polonya Ekonomi Bakanlığı’ndan aldığı ödüllerin yanında, Almanya Federal Liyakat Nişanı ile ödüllendirilen Birol, Avusturya Cumhuriyeti Altın Onur Madalyası’na, Fransa Akademik Şövalyelik unvanına layık görüldü. Birol, en son Japonya İmparatoru Akihito’nun prestijli ‘Yükselen Güneş’ ödülünün sahibi oldu.

Elif Ergu / Hürriyet

Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/hamalliktan-enerjinin-zirvesine/1228583


17 Ağustos 2017 Perşembe

En çok hangi ülkeye borcumuz var?



Özel sektörün yurt dışından sağladığı uzun vadeli kredi borcunun haziran ayı itibariyle 210.9 milyar dolar olduğunu belirttik. Ve bir de en çok hangi ülkelere borçlu olduğumuza bakmak istedik. Birleşik Krallık, 24.2 milyar dolarla en fazla borcumuz olan ülke durumunda.
Birleşik Krallık kapsamına İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda'nın girdiğini hatırlatalım.
En fazla borç aldığımız ikinci ülke 21 milyar dolarla Almanya, üçüncü ülke ise 19.9 milyar dolarla ABD.
Aslında en çok borçlu olduğumuz kesimin milliyetini bilmediğimizi söylemek de yanlış olmaz. Çünkü yaklaşık 40 milyar dolar tahvil borcumuz var. Doğal olarak tahvillerimizi ellerinde bulunduranların hangi ülke vatandaşı olduğunu bilme şansına sahip değiliz.
Sektörlere göre borç
Toplam 210.9 milyar dolar olan borcun 110 milyar doları finansal kuruluşlara, 101 milyar doları da finansal olmayan kuruluşlara ait.
Finansal kuruluşlar arasında en borçlular tahmin edileceği gibi bankalar. Bankaların 92 milyar dolar borcu var.
Diğer yandan sınai sektörler 41, hizmetler sektörü ise 59 milyar dolar borçlu durumda.

Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/ozel-sektorun-dis-borcu-ne-kadar-oldu/1222202



26 Temmuz 2017 Çarşamba

Kurumlar Vergisi'nde 35 ülke uygulaması

Maliye, KDV sisteminde olduğu gibi Kurumlar Vergisi'nde de 35 ülke uygulamasını masaya yatırdı. Birçok ülke 2020'ye kadar KV'yi aşağı çekmeye hazırlanırken, Maliye de sektörel ve alan bazlı çalışma ile bu yükü hafifletmeye hazırlanıyor. Bakanlar Kurulu, Kurumlar Vergisi'ni dörtte üçe kadar indirebilecek. Bu durumda mevcutta yüzde 20 olan vergi oranı sektörel bazda 5'e kadar düşürülebilecek.
35 ÜLKE UYGULAMASINA İNCELEME
Maliye Bakanı Naci Ağbal, yeni Gelir Vergisi Kanunu kapsamında üretimin teknolojik seviyesine bağlı olmak üzere Kurumlar Vergisi indirimi yapmayı amaçladıklarını söyledi. Ağbal, indirim yapılacak sektörler ve oranlar üzerinde senaryo çalışmaları yapacaklarını açıklarken, 35 ülkede uygulamalar mercek altına alındı.
Maliye'nin hazırladığı yeni Gelir Vergisi Kanunu'yla küçük işletmelerin sermaye piyasalarında halkla arzını teşvik edecek vergi kolaylıkları getiriliyor.
Sermaye artırımına giden, halka arz yapan küçük işletmeler indirimli Kurumlar Vergisi'nden yararlanacak. Vergi oranının dörtte üçe kadar indirme noktasında Bakanlar Kurulu'na yetki verilecek.
OECD ülkelerinde ortalama Kurumlar Vergisi oranı yüzde 25 seviyesinde. İngiltere, vergi oranını G-20 ülkeleri içinde en düşük seviyeye çekmek için çalışma yürütüyor. Ülke, üç yıllık geçiş sürecinde Kurumlar Vergisi'ni yüzde 19'dan 17'ye düşürmeyi planlarken, inovatif şirketler için vergi desteğine hazırlanıyor.
ABD Başkanı Donald Trump vergi reformu kapsamında yüzde 38.9 olan oranı 15'e düşürme kararı aldı. Türkiye de Kurumlar Vergisi'ni 2006'da yüzde 20'ye indirmişti.



Kaynak: OECD (*) 2020'ye kadar (**) 2018'e kadar (***) 2026'ya kadar
İNDİRİM İÇİN SIRAYA GİRDİLER
Birçok ülke Kurumlar Vergisi yükünü hafifletmek için indirim oranı ve takvimini açıklamaya başladı. Fransa yüzde 34.4 olan Kurumlar Vergisi'ni üç yıl içinde yüzde 28'e, Belçika da yüzde 34'ten 20'ye düşürmeyi planlıyor.
Avustralya 2026 yılına kadar oranı yüzde 30'dan 25'e, Lüksemburg 2018'e kadar yüzde 27'den 26'ya, İsrail ise yüzde 24'ten 23'e indirmeyi öngörüyor.
EN DÜŞÜK VERGİ MACARİSTAN'DA
Maliye Bakanı Ağbal'ın incelenmesi talimatı verdiği 35 ülke içinde en düşük kurumlar vergisi yüzde 9 ile Macaristan'da alınıyor. Kurumlar Vergisi Almanya'da 32, Meksika ve Japonya'da 30, Portekiz'de 29.5, Yunanistan'da 29, Yeni Zelanda'da 28, İtalya'da 27.8, Lüksemburg'da 27.1, Kanada'da 26.7 oranında uygulanıyor.
Avusturya, Hollanda, İspanya, Şili'de yüzde 25 olan Kurumlar Vergisi, Norveç'te yüzde 24, Danimarka ve İsviçre'de yüzde 22 oranından alınıyor. Estonya, Finlandiya, İzlanda, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Slovenya, Letonya ve İrlanda'da ise yüzde 20 ve altında uygulanıyor.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/kurumlar-vergisinde-rekor-indirim/1215532


24 Haziran 2017 Cumartesi

Türkiye'de yüzde 28,3'lik kamu borcunun milli gelire oranıyla 28 AB üyesinin 26'sından daha iyi bir performans sergiledi

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve Hazine verilerine göre, Türkiye geçen yıl toplam kamu borcunun milli gelire oranında neredeyse bütün AB ülkelerinden daha iyi bir performans gösterdi.
AB'de 2016 yılında kamu borcunun Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya (GSYH) oranı yüzde 83,5 seviyesinde gerçekleşti. Bu dönemde Euroyu kullanan Birlik üyelerinden oluşan Euro Grubunda ise bu rakam yüzde 89,2'ye ulaştı.

Aynı dönemde Türkiye'de AB tanımlı borç stokunun milli gelire oranı yüzde 28,3 seviyesinde seyretti.

Böylece, Türkiye'de kamu borcunun milli gelire oranı geçen sene AB üyesi 28 ülkenin 26'sından düşük seviyede gerçekleşti.

En yüksek kamu borç oranı Yunanistan'da

Yunanistan, AB'ye üye ülkeler arasında 2016 yılında en fazla kamu borcu/GSYH oranına sahip ülke oldu. Yunanistan'da kamu borcunun oranı yüzde 179'a ulaştı. Bu ülkeyi yüzde 132,6 ile İtalya ve yüzde 130,4'le de Portekiz izledi. Kamu borcunun milli gelire oranı Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde yüzde 107,8, çeşitli AB kurumlarına ve NATO'ya ev sahipliği yapan Belçika'da ise yüzde 105,9'u buldu.

Avrupa'nın en büyük ekonomisi Almanya'da kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 68,3 olurken, bu rakam Fransa'da yüzde 96, Birlikten ayrılma kararı alan İngiltere'de yüzde 89,3 ve İspanya'da yüzde 99,4 seviyesinde gerçekleşti.

Kamu borcu en düşük ülke Estonya

Söz konusu dönemde AB'de kamu borcunun milli gelire oranı en düşük ülkeler ise yüzde 9,5'le Estonya, yüzde 20'yle Lüksemburg 'da gerçekleşti. Yalnızca bu iki ülkede kamu borcunun milli gelire oranı Türkiye'den düşük seviyede seyretti.

Pek çok AB üyesi Maastricht kriterini karşılayamıyor

AB'ye üye ülkelerin ekonomik ve parasal birliğe katılımı için öngörülmüş zorunlu koşulların belirlendiği Maastricht kriterlerine göre, kamu borç stoklarının, gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 60'ını geçmemesi gerekiyor. Bu verilere göre, AB üyesi 28 ülkenin çoğunluğu bu kriteri karşılayamıyor.




Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/turkiyenin-kamu-borcu-ab-uyelerinden-daha-dusuk/1206201



18 Haziran 2017 Pazar

Merkez Bankası 25 yıl sonra altın rezervini artırdı

Hürriyet yazarı Uğur Gürses, "Merkez altın almaya başladı" başlığını kullandığı yazısında Merkez Bankası'nın altın rezervinde yaşanan gelişmeyi değerlendirdi. İşte Gürses'in o yazısı:
Merkez Bankası’nın ‘kendi mülkiyetinde’ olan altın rezervi neredeyse çeyrek yüzyılı bulan bir süredir hiç değişmedi; 116 ton 103 kilo uluslararası standartta külçe altın miktarı olduğu gibi korundu. Bu altınların bir bölümü yurtdışı merkez bankalarında, bir bölümü yurtiçinde tutuluyor.

Kendi mülkiyetinde olmayan kısmı, bankalarca yatırılması gereken zorunlu karşılıklar yerine altın getirme olanağı sağladığı için, bankalar tarafından Merkez Bankası’na yatırılan kabaca 320 ton civarındaki altınlardan oluşuyor. Böylece bankanın toplam altın rezervi bilançosunda 440 tona yakın görünüyordu. Ama kendi mülkiyetinde olan bölümü sadece 116.1 tondu. Merkez Bankası mayıs ortasından itibaren çeyrek yüzyıllık rezerv politikasını değiştirmiş görünüyor. Kendi mülkiyetinde olan uluslararası standarttaki altın rezervlerini, 116.1 tondan, 127 tona çıkardı. Mayıs ortasından itibaren her hafta 1-3 ton arası altın satın alarak rezervlerini artırıyor.


Merkez Bankası 12 Mayıs haftasında 3.6 ton altın alarak başladığı alım operasyonunu, ardı ardına 5 haftadır sürdürüyor. En son 9 Haziran haftası satın aldığı ilave 3 ton altınla; 5 haftada toplamda 11 ton altını rezervine eklemiş oldu. Böylece kendi mülkiyetinde olan altın rezervlerini 127 tona çıkarmış oldu. Bu, kendi mülkiyetinde olan altın rezervlerini kabaca yüzde 10 artırması demek. İlave satın aldığı altınların değeri yaklaşık 450 milyon dolar.

5.2 MİLYAR DOLAR EDİYOR

Banka döviz varlıklarını azaltarak yerine altın alabilir, ya da tersini yapabilir. Bankanın brüt altın rezervi 18.1 milyar dolar, swaplar dahil brüt döviz rezervi de 94.8 milyar dolar. Bankanın yükümlülükleri (borçları) düşülürse net rezervleri şöyle: 9 Haziran itibariyle banka mülkiyetinde olan net 116.1 ton altının değeri 5.2 milyar dolar iken, net döviz rezervi de swaplar dahil 28.4 milyar dolar seviyesinde. İşte banka bu 28.4 milyar dolarlık net döviz varlıklarından bir bölümünü şimdi altına kaydırıyor.
Merkez Bankası’nın rezervinde tuttuğu ve yaklaşık 20 yılı aşkındır değiştirmediği altın miktarını artırması, arızi bir durum değilse rezerv politikasında değişiklik anlamına geliyor. Altın rezervi artırım kararının jeopolitik risklerin artacağı varsayımı ile yapılıp yapılmadığı soru işareti.
Bankanın kendi mülkiyetinde bulunan 127 ton altının değeri, 5.2 milyar dolar ediyor. Zorunlu karşılıklar yerine sayılması için bankalarca Merkez Bankası’na yatırılan altınların piyasa değeri ise 12.9 milyar dolar. Toplam altın rezervlerinin dolar karşılığı ise 18.1 milyar dolar.

Merkez Bankası’nın daha önce yayınladığı rezerv yönetim ilkelerinde; “Stratejik bir rezerv tutma aracı olması ve her an nakde çevrilebilme özelliği nedeni ile toplam rezervlerimizin küçük bir kısmının altın olarak tutulması tercih edilmektedir” denilmekteydi. Yayınlanan notta, Bankanın uluslararası standarda sahip altın rezervlerinin, yönetim kurulu niteliği olan “Banka Meclisi’nce düzenlenen bir yönetmelik çerçevesinde, ancak yine muhafazakar bir yaklaşım içinde” yönetildiği yer alıyordu.

ZOR GÜNLER REZERVİ
MERKEZ bankalarının altın tutma nedeni çok eskilere gidiyor. Geçmişte altın karşılığı para basma ile başlayan ihtiyaç, bugün ‘zor günler rezervi’ işleviyle sürüyor. Herhangi bir savaş durumunda, uluslararası ödeme sistemi dışında kalma, muhabir Banka kullanamama durumunda ödemelerin yapılabileceği en geçerli araç: Uluslararası kabul gören, hatta fiziksel olarak da uluslararası standartta niteliği olan altın külçeler.


Yakın zamanda, ambargo ve blokajla, Swift ödemeler sistemi dışında bırakılan İran’ın acil ihtiyaçlarını altınla ödeyerek gördüğünü anımsayalım. Gelişmekte olan merkez bankaları kadar, gelişmiş ülkelerin merkez bankaları da külçe altın formunda rezerv tutuyorlar. Bu altınlar, çoğunlukla en başta ABD Merkez Bankası Fed’in New York’taki kasaları ile Britanya Merkez Bankası’nın Londra’daki kasalarında tutuluyor.

Alıntı:
http://www.finansgundem.com/haber/merkez-bankasi-25-yil-sonra-altin-rezervini-artirdi/1204427



7 Haziran 2017 Çarşamba

Nedense ülke olarak komplo teorilerine inanmaya çok meyilliyiz.

BORSA İSTANBUL'UN YÜKSELİŞİ VE ARAPLARDAN GELEN PARA!

Nedense ülke olarak komplo teorilerine inanmaya çok meyilliyiz. Bu bir ruh hali mi yoksa genel bilgi düzeyimizle ilgili bir sıkıntı mı acaba? Belki de ikisi birden. TL değer kaybettiğinde "dış güçler" söylemi ağırlık kazanırken piyasalara para girişi olduğu zaman da "Araplardan para geliyor" söylemi alıp başını gidiyor. Son dönemde BİST'in yükselişi ve TL'nin değer kazanması "Araplardan para geliyor" söylemini yine canlandırdı. Ödemeler dengesinde açıklanamayan net hata noksan kalemi de bu söylemi kullananlar tarafından kanıt olarak sunuluyor.

Finansal piyasalar için uluslararası fon akımları çok önemli. Bu fonlar da daha çok Batı ülkelerinin tasarruflarıdır. Bu fonların kim oldukları ve gecikmeli de olsa hareket tarzları zaten bellidir. Eğer küresel ölçekte risk iştahı artarsa gelişmekte olan ülke fonlarına alokasyonlar artar ve ağırlıklarına göre bu ülkelere para girişi olur. MSCI EM endeksinde örneğin Türkiye'nin ağırlığı yüzde 1, Çin'in ağırlığı ise yüzde 27,6. Yani gelişmekte olan ülkelere aktarılan her 100 dolarlık fonun 27,6 doları Çin'e giderken 1 doları Türkiye'ye giriyor. Bu oranlar, ekonominin büyüklüğü ve sermaye piyasalarının derinliğiyle ilgili uzun vadeli stratejik rakamlar... Ülkeye özel riskler, ucuzluk faktörleri ya da fırsatlar oluşursa bu ağırlık taktiksel yani kısa vadeli olarak arttırıp azaltılır. Bu fon hareketlerini bu yüzden gerek çıkış gerekse giriş olduğunda birtakım komplo teorilerine bağlamak doğru bir düşünce tarzı değil.

Yılbaşından bu yana risk iştahına bağlı olarak gelişmekte olan ülkelere fon girişleri arttı. Son dönemdeki emtia fiyatlarının seyri, ileriye dönük olarak bu konuda iyi işaretler vermese de şimdilik bu iştah canlı. Türkiye de bundan olumlu etkilendi. Referandum sürecinin sonuçlanmasının kısa ve orta vade için sağlayacağı istikrar carry trade'i de canlandırdı.

Birçok parametreye göre uluslararası benzerlerine göre iskontolu işlem gören başta bankacılık olmak üzere BİST hisseleri böylece hızla değer kazandı ve TL güçlendi. Bunun daha önce belirttiğim gibi Araplarla veya Katarlılarla bir alakası yok. Katar bir gaz üreticisi olarak düşük petrol fiyatları nedeniyle sıkıntılar yaşayan diğer Körfez ülkelerine göre biraz daha iyi durumda olmakla birlikte bölge geneli kendi dertlerine düşmüş durumda. Ayrıca ödemeler dengesindeki net hata noksan kaleminin de bununla ilgili olmadığı gerek Merkez Bankası gerekse diğer uzmanlar tarafından zaman zaman ortaya konuyor. Kaldı ki "Araplardan para geliyor" söyleminin yaygınlaştığı bu dönemde net hata noksan kalemi açık verdi.

Bölge ülkelerinin, Kuveyt dışında zaten böyle bir sermaye piyasası kültürü de yok. Katar son dönemlerde iki ülke ilişkilerinin iyi olmasına bağlı olarak birtakım gayrimenkul ve doğrudan alım işlerine kısmen girdi ama o kadar. Bunlar ülkeye giren uluslararası fon akışları içinde önemsiz düzeyde. Körfez ülkeleri yerleşiklerinden gelen sınırlı düzeydeki emlak alımlarının ise çok daha fazlasını Türkler şimdilerde Avrupa'da oturum alabilmek için Portekiz, Macaristan, İspanya veya Yunanistan gibi ülkelerde yapıyor.

Son dönemde sermaye piyasaları baharını yaşatan para girişleri çok büyük oranda Batı ekonomilerinin tasarrufları. Bu fon akımları kısa vadeli riskleri göz ardı edebilirler ama uzun vadeli stratejik alokasyon kararlarını değiştirecek majör siyasi, hukuki ya da ekonomik kararlar olursa Türkiye bu girişlerden mahrum kalabilir. Bu ligde olmak ve bu ağırlıkları en azından korumak önemli.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/borsa-istanbulun-yukselisi-ve-araplardan-gelen-para/1201093


2 Haziran 2017 Cuma

Hisse senedi vatandaşın umurunda değil

Vatandaşın portföy tercihi ne

Dünya yazarı Alaattin Aktaş, vatandaşların tasarruflarını nasıl değerlendirdiklerini yazdı. İşte Aktaş'ın o yazısı:
Teknik tanımıyla yurtiçinde yerleşikler, kısaca vatandaşlar, tasarruflarını finansal araçlara yatırarak değerlendirirken yıllardır aynı eğilimi korumaktalar. Vatandaşın finansal yatırım aracı olarak Türk Lirası mevduat, yabancı para mevduat ve devlet iç borçlanma senedinden (DİBS) hiç vazgeçmediği gözleniyor.

Kalkınma Bakanlığı'nın mart ayını kapsayan son verilerine baktık ve 2006'ya kadar giderek, yani on bir yılı aşkın bir sürede ne gibi değişiklikler olduğunu da irdeleyerek bir değerlendirme yapalım istedik.

Vatandaşın portföy tercihinde bu on bir yılda ortaya çıkan tablonun özeti şu:
Türk Lirası mevduat ve katılım fonu, yabancı para mevduat ve katılım fonu ile devlet iç borçlanma senedi... Bu üç tasarruf aracı, vatandaşın toplam tasarrufunda 2006 yılında yüzde 91.5 paya sahipti, söz konusu oran bu yılın mart ayında da yüzde 87.9 düzeyinde gerçekleşti.
Yani vatandaş birikimlerini değerlendirirken Eurobond, menkul kıymet yatırım fonu, hisse senedi, özel sektör tahvili ve emeklilik yatırım fonu gibi finansal araçlara deyim yerindeyse pek yüz vermedi. Bu yatırım araçlarının toplamdaki payı 2006 ve bu yılın mart ayı itibariyle yalnızca yüzde 8.5 ve yüzde 12.1 oldu.

2006'dan bu yılın mart ayına kadar olan dönemde en belirgin pay değişimi devlet iç borçlanma senedinde yaşandı. DİBS'in finansal tasarruflar içindeki payı yüzde 41.2'den yüzde 20.5'e indi. Bu gerileme, DİBS'teki azalmadan değil, özellikle yabancı para mevduattaki hızlı artıştan kaynaklandı.
Döviz mevduatı bu dönemde yaklaşık 72 milyar dolardan 160 milyar dolara çıktı. Ne var ki, döviz mevduatının TL karşılığı dolar kurunun 1.50'den 3.65'e yükselmesinin etkisiyle 108 milyar liradan 583 milyar liraya yükseldi. Yabancı para mevduatın toplamdaki payı da yüzde 18.9'dan yüzde 27.8'e çıktı.

Hisse senedi vatandaşın umurunda değil

Ekonominin neredeyse merkezine konulan, genel gidişatın iyi mi, yoksa kötü mü olduğu konusunda en somut gösterge sayılan hisse senedi piyasası vatandaş nezdinde pek de makbul bir yatırım alanı değil.
Değil; çünkü aksi olsaydı toplam finansal tasarruflar içinde hisse senedinin payı bir ara yüzde 6'ya ulaşsa bile yeniden yüzde 5'lerin altına inmezdi. Hisse senedinin payı yalnızca iki yıl, 2008 ve 2011'de yüzde 6.1'i gördü, bir daha da bu orana çıkılamadı.
Bu yılın mart ayı itibariyle hisse senedine yapılan yatırımlar, yurtiçi yerleşiklerin toplam portföy tercihinde yalnızca yüzde 4.7'lik bir yer tutuyor. Yani Türk vatandaşı tasarrufunun yüzde 5'ini bile hisse senedine yatırmıyor.

Döviz tasarrufu çok daha fazla olabilir

Kalkınma Bakanlığı'ndan aktardığımız bu değerler, kuşku yok ki sistem içinde olan değerler. Sistem içinde görünmeyen de yastık altı olarak tanımlanan, yani cepte taşınan, kasada tutulan, evde ya da işyerinde muhafaza edilen döviz tasarrufu.
Bankalarda ne miktarda döviz tevdiat hesabı olduğu belli ve bu tutarı Merkez Bankası zaten haftalık olarak açıklıyor. Kaldı ki döviz tevdiat hesaplarının 18 Mayıs itibariyle hangi düzeyde bulunduğu bilgisine iki gün önce köşemizde yer vermiştik. Ama yastık altında tutulan dövizin tutarını kimsenin bilme şansı yok. Dolayısıyla bu dövizi de katarak aslında Türkiye'deki döviz tasarrufunun çok daha fazla olduğunu, finansal araçlarda tutulan miktarın da mart sonu için hesaplanan 2.1 trilyon liranın çok üstünde oluştuğunu kabul etmek gerekiyor.

Alıntı: