10 Ekim 2018 Çarşamba

Rusya ekonomisini dolarsızlaştırmak istiyor

ABD'nin yaptırımları ve yeni kısıtlamalarının gölgesindeki Rusya, ekonomisini dolardan uzaklaştırmak isterken, uzmanlar, bu sürecin kolay olmayacağına işaret ediyor
ABD’nin yıllardır süren yaptırımları ve yeni olası kısıtlamalarının gölgesindeki Rusya, ekonomisini dolardan uzaklaştırmak istiyor. Uzmanlar, ABD’nin, doları finansal bir silah olarak kullanması nedeniyle Rusya’nın böyle bir adıma mecbur kaldığını ancak "dolarsızlaşma" sürecinin kolay olmayacağını belirtiyor.

Rus hükümetinin basın servisinden geçen hafta yapılan açıklamada, dolar kullanımının azaltılmasına yönelik çalışmaların devam ettiği, bu doğrultuda yurt dışı işlemlerde kullanılan paranın ulusal para birimine çevrilmesi için teşvikler ve mekanizmalar yaratılması üzerinde çalışmalara hız verildiği kaydedilmişti.

ABD Senatosu ise ABD'deki seçimlere müdahale ettiğine yönelik iddialar nedeniyle Rusya'nın en büyük bankalarına dolar kullanımını yasaklama ve Moskova'nın dış borç piyasalarına erişimini reddedecek kanun tekliflerini değerlendirmeye devam ediyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bir süre önce yaptığı açıklamada, ABD’nin, dolar kullanımına yönelik attığı adımlar nedeniyle "kendi ayağına sıktığını" savunarak, "ABD, doların güvenilirliğini zedeleyerek büyük bir hata yapıyor. Bu, tüm imparatorlukların yaptığı bir hatadır. Her şey istikrarlı görünür ve olumsuz sonuçların yaşanmayacağı düşünülür. Fakat hayır, olumsuz sonuçlar mutlaka ortaya çıkar." ifadelerini kullanmıştı.

ABD'nin yaptırımları nedeniyle Rusya, uluslararası anlaşmalarda doların payını 2013’ten bu yana yüzde 79’dan yüzde 68’e düşürürken, Rusya’nın uluslararası rezervlerinde doların payı, bu yılın ilk çeyreğinde 2017’nin aynı dönemine göre 1,6 puanlık düşüşle yüzde 43,7’ye geriledi.

"Dolar, dönüşü olmayan bir yola girdi"

Rus ekonomisindeki "dolarsızlaşma" hamlesini AA muhabirine değerlendiren Rus Ulusal Ekonomi Başkanlık Akademisi Finans Mühendisliği Kürsüsü Başkanı ve eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Konstantin Korishchenko, doların artık "dönüşü olmayan bir yola" girdiği görüşünü dile getirdi.

Korishchenko, ticaret savaşlarının yanı sıra ABD'nin, Yabancı Hesaplar Vergi Uyum Yasası (FATCA) ve Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC) gibi unsurları da kullandığını hatırlatarak, "ABD’nin kullandığı küresel saldırı araçları nedeniyle dolardan olabildiğince uzak kalmaktan mutlu olacak ülkelerin sayısı artıyor." dedi.

Ekonomide dolardan uzaklaşma konusunun ikircikli olduğuna işaret eden Korishchenko, "Bir tarafta 'dolar bölgesinden' uzaklaşırken, diğer tarafta nereye gidiyorsunuz? Dolar yerine hangi para birimini kullanacaksınız? Euro , yuan veya ruble mi? Doğal olan, çoklu bir döviz sistemi kurmaktır ancak kur riskleri ve işletim maliyeti bu fikri elverişsiz hale getiriyor. Yeni bir 'döviz kralının' ortaya çıkması, ne bugün ne de gelecek yıl olabilir." ifadelerini kullandı.

ABD'nin dolarsızlaşmaya karşı atacağı adımların ise süreci daha da derinleştireceğini belirten Korishchenko, "Şu anda İran'la ticareti finanse etmek için özel bir ödeme mekanizması oluşturulmasına ilişkin mutabakat var ve ABD'den gelen baskılar, bu sistemi gelecekteki dünya para birimi sistemi için bir tür birleşme noktası haline getirebilir." dedi.

"ABD, doların hakimiyetini savunmak için elinden geleni yapacaktır"

Harvard Üniversitesi Rusya ve Avrasya Çalışmaları Öğretim Üyesi Prof. Bruno Sergi de Rus ekonomisinin dolardan uzaklaşma imkanına sahip olduğunu vurguladı.

Sergi, ticaret savaşlarının, ABD’nin ticaret açığını düşürmesi halinde dolar likiditesinin düşeceğine işaret ederek, "Dolardan uzaklaşmak uzun vadeli riskler barındırıyor. Çünkü bu, mevcut küresel ticareti ve jeopolitik düzeni bütünüyle zayıflatıyor. Bununla birlikte ABD, doların hakimiyetini savunmak için elinden geleni yapacaktır. Bu konuda şüphe yok." ifadelerini kullandı.

Dolarsızlaşma sürecinin şimdilik belirsizliğini koruduğuna dikkati çeken Sergi, "ABD borsalarındaki yüksek performansın, gelişen piyasalardaki dolarsızlaşma eğilimiyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Eğer altın fiyatına bakarsak, tüm jeopolitik travmalara rağmen aşağı iniyor ve nispeten sabit kalıyor. Doların riskli davranarak altının rolünden kaçındığını görüyoruz." dedi.

"Euro veya lira ile anlaşmalara bir an önce başlanması gerekiyor"

Yeni Ekonomi Okulu Finans, Yatırımlar ve Bankalar Programı Direktörü Prof. Dr. Oleg Şibanov ise ABD’nin dolara yönelik adımlarını "mali kitle imha silahı" olarak tanımladı.

Doların bir silah haline dönüşmesini "küresel mali piyasalar için olumsuz bir durum" olarak niteleyen Şibanov, "Örneğin SWIFT sistemine veya dolarla işlemlere yönelik gibi yasaklar son derece belirsiz bir durum yaratıyor." dedi.

Şibanov, uluslararası ticarette dolar dışındaki dövizlere yönelmenin zorlu bir süreç olduğunu vurgulayarak, "SWIFT verilerine göre, yüzde 40’lık payla dolar, ödemeler için anapara birimi olarak kullanılıyor. Bu, 5 veya 10 yıllık süreler zarfında fazla değişmez. Bu nedenle euro, renminbi veya lira ile anlaşmalar yapılmasına yönelik adımların atılmasına bir an önce başlanması gerekiyor." diye konuştu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, ihracatta yaratabileceği artış nedeniyle zayıf dolar kurunu isteyebileceğini ifade eden Şibanov, AB'nin daha az gelişmiş ülkelerle bu konuda gerçekleştireceği ortak girişimlerin kazan-kazan durumuna yol açabileceğini ancak bu durumun belirsiz olduğunu söyledi.

7 Ekim 2018 Pazar

‘MCKINSEY’SİZ YOLA DEVAM!

Piyasalarda hacim azalırken yatırımcılar beklemeye geçti. “Bakan arkadaşlara söyledim, McKinsey’den fikri danışmanlık hizmeti de almayacaksınız” diyen Erdoğan, ekonomide tartışmaları bitirdi.

Temmuz ayından bu yana en yüksek portföy büyüklüğüne sahip 8 ülkeden 186 fon ve yatırımcı Türkiye’den ayrıldı. McKinsey adımı ile yabancıların yeniden TL varlıklara dönmesi bekleniyordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü açıklamaları sonrasında McKinsey olmadan yola devam edilecek.

Önümüzdeki hafta ekonomi yönetiminin bu konudaki aksiyonlarının neler olacağı merak konusu. Türkiye’deki ekonomistlerin yetkinliğini herkes kabul etmekle birlikte, artan kredi risk primi, düşürülen kredi notları, bozulan makro göstergeler nedeni ile hisse ve tahvil piyasasında satış yapan yabancıların zedelenen yabancı güvenini onarmak için McKinsey adımına olumlu bakanlar da vardı. Ancak Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları yabancı güvenini kazanmak için de bu yönteme gerek duyulmadığını gösterdi.



Peki neler olacak?

Piyasalar için kritik bir süreç yaşanıyor. Borsada 94.883, dolarda 6,1330’lu seviyeler test ediliyor. Hem borsada hem de döviz piyasasında hacim daralırken yabancı yatırımcıların satışları dikkat çekiyor. Piyasalarda aktif işlem yapanlar için zor bir dönem. Hacmin giderek daha fazla daralması fiyat hareketlerinde dengelenmeyi zorlaştırıyor. Yatırımcı cephesinden yapılacak en önemli adım riskleri ve fırsatları görerek yumurtaları aynı sepete koymamak.

TL mevduatlar cazip seçenekler oluştururken kısa vadeli borçlanma aracı fonları yatırımcıların ilgi alanında bulunuyor. Hisse senetlerinde ise ihracat ağırlıklı faaliyette bulunan, döviz borcu bulunmayan ya da düşük borçluluğa sahip ve turizm sektöründen olumlu etkilenmesi beklenen hisselerin ön plana çıkacağı anlaşılıyor.

Türkiye’nin gerilemeye başlayan Kredi Risk Primi (CDS) enflasyon verisi sonrası yeniden 400 seviyesinin üzerine çıkarak 420’ye yükseldi. Dolar kurunda spot piyasada zayıf hacim fiyat hareketlerindeki marjların daralmasına neden oluyor. Piyasaların hareketli olduğu günlerde 8-9 hatta 10 milyar dolara çıkan spot piyasa döviz işlemleri 5 milyar dolara geriledi. Aynı dönemde swap işlemlerinde de ciddi düşüş söz konusu. Ocak ayında günlük ortalama 8,9 milyar dolarlık swap işlem hacmi gerçekleşirken eylülde 3,2 milyar dolara gerilemiş durumda.



TL radara girecek mi?

Bir gerçek var ki, TL varlıklar eskisi kadar yurtdışı fonların ilgi alanında değil. Bankaların Türk Lirası karşılığı döviz işlem hacimlerinde yüzde 50’lere varan bir azalma söz konusu. Ekonomi yönetiminin ise yabancı para girişini sağlamak için çalışmaları sürüyor.

Bakan Berat Albayrak geçtiğimiz hafta Gelişmekte Olan Ülkeler Toplantısını İstanbul’da gerçekleştiren yatırım şirketi Franklin Templeton Investments’ın fon yöneticileri ve piyasa analistlerine Yeni Ekonomi Programı’nı anlattı. Eylül sonunda New York’ta küresel yatırımcıların güveni artırılmaya çalışıldı. Görünen o ki yabancı yatırımcıların yeniden TL varlıklara ilgi göstermeye başlaması ilk önce hacimdeki değişimden anlaşılacak. Hisse senetlerinde bunun etkilerini derinliği yüksek olan Endeks 30 hisselerinde göreceğiz.



Zeynep Aktaş - Milliyet

Meslekler kaybolurken

Farkında mısınız gelecekte meslekler olmayacak. Bu gelecek hem de çok yakın,  önümüzdeki 30 seneyi konuşuyoruz.  Üstelik “Mesleksizlik” önümüzdeki 30 sene sonunda birden gerçekleşmeyecek. Önümüzdeki 10 yılda yavaş sonra giderek artan bir hızda gerçekleşecek. Kod öğrenmek de çocuklarımızın meslek sahibi olmasını sağlamayacak. Teknolojik dönüşüm meslekleri yutacak. Olacaklar için yapay zekadaki (yapay bilinç/yenibilinç) gelişmelerin gerçekleşmesi de gerekmiyor. Şuan ulaştığımız teknolojik seviye ve dönüşüm hızında “mesleksizliği” yaşayacağız.

Doktorsuz hastane, yargıçsız mahkeme, şoförsüz taksi, işçisiz fabrikalar geliyor

Doktorsuz hastane, yargıçsız mahkeme, şoförsüz taksi, garsonsuz hatta aşçısız lokanta, öğretmensiz sınıfsız okullar, bankacısız banka olacak. Gelin örnekleyelim. Şu an en sağlam görülen en yüksek puanla öğrenci kabul eden tıp doktorluğu mesleğine bakalım. Şu an doktora gittiğinizde sizin tahlillerinize bakmadan bir şey söylemek veya tedaviye başlamak istiyor mu? Tahlil sonuçlarını tecrübesi ile analiz ederek size ilaç ve tedavi yöntemi öneriyor. Peki, iyi doktor kim? Çok vakıa ve sonuç görmüş doktor değil mi? Peki hafızasında milyonlarca kayıt tutan ve binlerce değişkeni ve olasılığı saliseler içerisinde analiz eden bilgisayarlar daha doğru ilaç önerip daha doğru bir tedavi stratejisi söylemeyecek mi sanıyorsunuz? Peki, tedavi stratejisini bilgisayar çizdi. Ya operasyon? Operasyon da cerrah robotlar kullanımda bile ve sürekli gelişiyorlar. Fizik tedavi mi? Fizik tedaviyi  bile fizyoterapistler değil  duyarlı robotik giysiler yaptıracak size. Zaten insan doktorla makine doktor arasında seçme şansına sahip olacağımızı düşünmüyorum. Sigorta şirketleri hata ve gereksiz masrafları elimine etmek için standartları belirleyecektir. Kaldı ki seçme şansına sahip olsak bile tercihimiz yine robotlardan yana olacaktır. Deyimlerimiz bile değişecek robottan daha iyisini mi bileceksin/yapacaksın kardeşim diyeceğiz. Ama içimiz içimizi kemirecek biriyle konuşmak isteyeceğiz değil mi? Tedavi hakkında konuşabileceğimiz kişi ancak bir çeşit psikolog olacaktır.

Hadi hastane tamam yargıçsız mahkeme mi olur diyeniniz var mı? Eğer adalette hız ve mutlak tarafsızlık arıyorsak kararı zaten makinenin/robotun vermesine sıcak bakmaya başlamışızdır değil mi? Kaldı ki bu konuda müthiş ilerlemeler var ve gözüken 10 sene içinde mahkeme kararlarının büyük çoğunluğu sistem tarafından verilmeye başlanacak.

Sporculuk. Hadi canım.. İnsanın kısıtlarından kaynaklanan seyir zevki ile makinelerin insan kısıtını aşan becerileri sayesinde verdiği seyir zevkini mukayese edince makinelerin  müsabakaları daha çok ilgi çekecektir. Olmaz demeyin bilete para ödeyen bugünün çocuk ve ergenleri olacak. Robot olimpiyatları insan olimpiyatlarının yerini alacak. Tuttuğumuz takımlarda bile futbolcuların yerini robotlar alacaklar. Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe büyük kulüpler ve diğerleri kendi dönüşümlerini tamamlarsa ligde yer alacak aksi takdirde teknoloji firmalarının takımları mücadele edecek. İnsanların oynadığı futbol sıkıcı gelecek. Makinelerin neler yapabildiğini görmek ve robot takımlarımıza destek için arenaları dolduracağız.. İnsanlık hayvanları kapıştırdığı arenalarda robotları kapıştıracak. Üstelik mücadeleler zevkli geçsin diye penaltı ve faul gibi kurallar oldukça esnek olacak. Robotlara isimler vereceğiz ve fanları olacak. Bu son örnek sert geldi değil mi? Takip etmeyenler için söyleyeyim şimdiden büyük kulüplerimizin dijital spor takımları var ve büyük bir fan kitlesi var. Çocuklarımız bunları takip ediyor. Ancak konu dijitalde ve marjinal ilgide kalmayacak sahaya da yansıyacak.

Geçmişe bakıp teknolojik dönüşümün görece yavaş ilerlediği yıllarda bile kaybolan mesleklere bakıp vay be demek mümkün. Dedelerinize sorsanız size kaybolan meslekleri anlatmaya başladıklarında siz bile bu iş bir meslek miydi diye sorup şaşırıp kalabilirsiniz. Hele geçmişte bir fabrikada çalıştıysa hiç o konuya girmesin saydığı kaybolan mesleklerden başınız şişer.

Tüm bunları 2000’lerin ortasında yazdığı doktora tezinin konusu olarak karar destek sistemlerinin (robotik karar) endüstride kullanımını seçmiş, tezini uygulamış ve o yıllardan beri bu konularla ilgilendiğim için söylüyorum. Bazı alanlarda makine-insan dönüşümünü gerçekleştirmiş biri olarak söylüyorum. Önümüzdeki 30 yılı hangilerimiz yaşayabilecekse yukarıdakilerin şahidi olacak.

İlk ağızdan bir dönüşüm hikayesi... Krediyi bankacı değil makine veriyor artık

Konu o zamanlar ilgimi çekmişti. Alın size şu an hepinizin kullandığı bunun aksi ne kadar saçma olurdu diye düşündüğünüz bir teknolojik dönüşümü hayata sokmanın birinci ağızdan hikayesi. O esnada bankaya ve göreve yeni gelmiş büyük bir bankanın bireysel krediler grup müdürüydüm. Banka mevduat toplamada birinci sırada ancak kredi vermede 5. sıradaydı. Adeta hazine bonosundan bir kuleydi. Dezenflasyonist süreç başlamış hazine karları azalıyor krediden yapılan kar artıyordu. Ancak banka kredi kullandıramıyordu. Banka sürekli mevduat topladığından ve yalnızca mevduat primi verildiğinden şube teşkilatlarında kredi bilgisi zayıf, şube müdürlerinin önemli kısmı teftiş kökenli olduğundan risk sevmez ve yaşlı bir kadro olduğu için verdikleri kredinin riskinden dolayı kendilerince emekliliklerini tehlikeye atmak istemiyorlardı. O esnada 30 yaşında bankanın en genç grup müdürü olarak verdiğim hedef ve yönlendirmelerde yaşım itibarıyla onlara güven telakki etmiyordum.  Üstelik ağdalı ve müşteri dostu olmayan bir kredi süreci vardı. Vermek de almak da zordu. Bu yapıda bankayı üst sıralara taşımak on yıllar alacak ve belki de hiç gerçekleşmeyecekti. Doktora tezi olarak seçtiğim konuyu uygulamaya karar verdim. Şube kredi personelini ve müdürlerini kredi kararında bypass edip müşteri başvurularını kendim değerlendirecektim. Bankanın gerçek müşteri kredi politikasını yönetimden devredilen yetkilerle ben tayin ettiğim için bu mümkündü. Kendimden 1000 kişi oluşturamayacağım oluştursam da yine de verimli olmayacağı için tercihlerimi bir sistem oluşturup sisteme gömmem gerekti. Bir gece oturdum temel metodoloji ve algoritmaları yazdım. Sabah ekip arkadaşlarımı topladım kod adı olarak “Ayşe tatilde” ismini verdiğim ortaya çıkana kadar gizlilikle sürdüreceğimiz çalışmaları anlattım. Birçok algoritma, dalları bir orman büyüklüğünde karar ağaçları ve karar tabanlı tercihlerden oluşan binlerce satırdan oluşan “cep kredi” böyle ortaya çıktı. Artık müşteriler başvurularını şubeye değil SMS’le istedikleri kredi tutarını yazıp birkaç bilgi verip SMS numaramıza yapacaklardı. Artık şubeye gitmek günlerce beklemek, şube personeline ve müdürünün keyfiyetine dayalı bir süreç yoktu. Uygulamaya geçmeden o sıralar 600 şubeli olan bankanın müdürlerini ve personelini şöyle bilgilendirdim. Risk artık sizde değil sistemde. Siz yalnızca noter olacaksınız. SMS’le onayı alan başvuru sahibinin beyan ettiği bilgiler doğru mu ona bakacaksınız. Kararı şubelerin bildiği ismiyle oluşturduğum “pusula” sistemi verecek.

Televizyon reklamları dönmeye başladıktan sonra 6 ay içerisinde banka aynı eleman sayısında 160 şube açmış kadar ekstra kredi hacmi kazanmıştı. Sonuçta artık bireysel kredi bankanın şubesinin insan emeğiyle değerlendirdiği bir istasyon adımı olmaktan çıkmıştı.  O esnada işin magazin tarafı kurum içi yaşadığım dirençler, sonrasında iş tutunca olanlar, değişimin yönetimi vs insanın teknoloji karşısındaki davranışı kitap olacak konudur. Ayrıca neden Türkiye’de büyük kurumlardan yenilik kolay çıkmazın özetidir. Banka 2006 yılında başka bir bankaya GMY olarak geçişimde göreve başlarken 5.sırada olan yeri birinciliğe yükselmişti. Bizim bankadan 8-9 ay sonra benim ekipten transfer edilen bir arkadaşla ikinci banka uygulamaya başlamış sonrasında da endüstri standardı haline gelmiştir. Çok şükür o dönem bu dönüşüm personel azalışı neticesi doğurmamıştı. Zira Türkiye’de 2001 krizinden sonra zaten bankacı sayısı azalmıştı. Ekonominin istikrarı ve bankaların bireysele yönelmesi ile kredilere bir hücum oluşmuş. Yapılan teknolojik dönüşüm kredi kullananların hayatını kolaylaştırmıştı. Halen daha o zaman attığımız adımlar ile ülkemizde kredi almak gelişmiş ülkelere bile nazaran oldukça kısa neticelenmektedir. Bu teknolojik dönüşümde önce insana hizmet etmiş verimsiz bir süreci ortadan kaldırmıştı. Ancak kredi talebinde bir patlama olmasaydı mutlaka çalışan sayısında azalma ile neticelenecekti. Ekonomi ve kredi talebi büyümüş yeni şubeler açılmıştı. Ancak bu dönüşüm şube başına personel sayısını ciddi biçimde düşürmüştür.

Şubesiz banka, gişesiz stadyum, dijitelleşen bakkallar

Bunun gibi pek çok dönüşümü hem ilgim olduğu için hem daha önce edindiğim tecrübeler ile gerçekleştirdim. Yeni Genel Müdürü olduğum şubesiz ve sistemin en küçüğü boyutunda olan bir yatırım bankasını “yeni jenerasyon bankacılık” adını verdiğim modelle kurguladım ve şubesiz biçimde ülkenin en geniş dağıtım kanalına sahip hale getirdim. Şubeler yoktu ama bakkallar, benzin istasyonları, PTT şubeleri, ulaşım kartı istasyonları, başkaca binlerce bayi vardı. Ülkemizin geleneksel stadyum tecrübesini yine “Passolig” adını verdiğim sistemle ekibimle beraber değiştirdim. Yine buluşum olan NKolay adını verdiğim bugün binlerce bakkal ve küçük işyerinde kullanılan milyonlarca işlem gerçekleştirilen terminalle  insanımız bakkallarda benzin istasyonlarında dijital servisler almakta dır.

Özetle yazının başlığında yer verdiğim “Meslekler Kayboluyor” başlığı hariçten gazel okuyan birinin kehaneti veya futuristik bir fantezisi değildir. Teknolojiyi takip eden okuduklarını nakleden birinin anlatımı da değildir. Birçok teknolojik dönüşüme öncülük etmiş süreçleri yaşamış sonuçlarını yönetmiş ve konuları yakın takip eden birinin hep varolacağını sandığımız mesleklerle ilgili düşüncesi olan malumun ilanıdır. Üstelik gelecek algımızda sanki olmayacağımız bir zamanda olacakmış hissini veren bir uzaklıkta değil tüm bunlar.30 yıl daha ömrü olanlar ilk 10 yıl yavaş sonra çok hızlı “mesleksizliği”yaşayacaklar. 

Benim gibi nice insan sektörlerinde ve dünyanın her yerinde bu dönüşümleri sağlamak için çalıştı. Kimi öncü kimi parçası kimi kullanıcısı oldu. Görünen fayda hep insanların rahatıydı ve beklenen faydaya hızlı ve ucuz erişimiydi. En azından benim motivasyonum hep o oldu. Ancak yine görünen o ki bu konformist anlayış adeta tüm meslekleri yok edecek bir yerlere varmakta.  Bu konuda etik bir tartışmaya girmek isteyenlerin tekerleğin icadının işgücü açısından iyi olup olmadığını tartışmaya başlayarak konuya dahil olması gerekir.

Şu an 30 yaşında olan hiç kimse yapmış olduğu meslekten emekli olamayacak

Peki “Mesleklerin Kaybolması”  bizi ne kadar ilgilendiriyor ve sonuçları ne olacak. Yaşı 35’in altında olanları veya çocukları olanları çok yakından ilgilendiriyor. Örneğin yaşı 35’in altında olan şubede veya genel müdürlükte çalışan bankacıların yüzde 90’ının pozisyonu ne olursa olsun bankacılıktan emekli olamayacaklarını bilmeleri lazım. İnsanın yaşı düştükçe yaptığı meslekten emekli olamama yüzdesi artacaktır. Maalesef insanların meslekleri ellerinden gidecek.

Teknolojik dönüşümün getirdiği en büyük zorluk meslek garantili okul/bölümlere hazırlananlarla bu okulların öğrenim gören ve yeni mezunlarında olacaktır.  Yıllarca hayatlarından ödün vererek hayatlarını garanti altına almak istedikleri meslekler yok olacaktır. Eğitim sistemimizi radikal biçimde hangi yönde değiştirmemiz gerektiği ayrı bir yazı konusudur.

Meslekler kaybolacaksa yerine ne geçecek?

Bu yazıyı kaleme almaktaki amacım insanları umutsuzluğa sevketmek değil aksine farkındalık oluşturmak ve harekete geçirmek. İnsanlar genellikle büyük ve baş edemeyecekleri bir tehlike sözkonusu olduğunda sanıldığının aksine kaçınmak yerine çaresizliğe düşüp kayıtsız kalırlar. Bu konuda kayıtsız kalmak ve çaresiz hissedip beklemek yapılabilecekler içerisinde en kötüsü.

Meslek bazlı istihdam değil iş bazlı anlaşmalar gelecek

Hatta geldi bile. Yalnızca şu an yeterince farkında değiliz. Örneğin dış kaynaklandırma (outsourcing) dediğimiz uygulama hayatımızda. Birçok şirket bazı işler için mesleği o işleri yapmak olan insanları istihdam etmiyor. Faydayı konu ve süre bazında alıyor ve bir bordro ilişkisi kurmuyor. Artık şirketler büyüse de ihtiyaç bazında farklı departmanlar bazında çalışan insan sayısı az oluyor. Birçok hizmeti dışarıdan alıyor. Evden çalışma yine bu yönde adımlardan biri. Çok yakında çıktı ile girdi arasında ilişkiler iyice çözülünce parça başı/fayda bazında ödeme daha çok meslek için söz konusu olacak. Fakat en önemli dönüşüm yine teknoloji ile gerçekleşmekte. Örneğin bir bankanın en çok personel istihdam edilen yeri  çağrı merkezi operatörlerinin bulunduğu departmandır. Buralarda hem outsourcing hem evden çalışma uygulanırken robotik uygulamalar şimdiden insanın yerini almaktadır. Üç beş sene içerisinde ise bu departmanlar birkaç politika belirleyici personelin kaldığı en az eleman istihdam edilen yerlere dönüşeceklerdir. Bu örnekleri en artık bu olmaz denilen departman ve meslekler için genişletebiliriz. Konu artık yalnızca zamanlama meselesi. Hazine, krediler, operasyon, bilgi teknolojileri hepsi ve daha fazlası için dönüşüm başladı. Şubeleri saymıyorum bile şubeye bugün de ihtiyaç yok. Dolaşımdaki para yerini giderek kaydi paraya semtlerdeki esnaflar bile organize perakendeye döndüğü için şubelerin yalnızca geçiş sürecinde olan rolleri ufalarak devam edecek ve kaybolacak. Bir bankanın şube sayısı büyüklüğü artık bankanın gücünü değil probleminin büyüklüğünü ifade edecek. Ençok itirazla 2007 senesinde başında bulunduğum bankanın “yeni jenerasyon bankacılık modeli” ni anlatırken işe almak istediklerimi iknaya çalışırken yaşamıştım. Sektörden birçok değerli insan iş modelini futuristik ve güvensiz bulup iş teklifini kabul etmemişti. Tabi o zamanlar “cek cak şeklinde anlatıyordum. Oysa aradan geçen süre içerisinde o banka varlıklarını ve karını kısa sürede 100 kat büyütmüş ne para toplarken ne işlem yaparken ne kredi verirken şubeye ihtiyaç olmamıştı. Başkalarının fiziki kanalları üzerinde fayda bazlı iş yapan geliri paylaşan bir yapıydı.

Çocuklarımızın kod öğrenmesi onları kurtaracak mı?

Şu an bu yazıyı okuyan okul çağında çocuğu veya akrabası olan pek çoğumuz küçüklerimizin hayatlarını kazanmalarını garanti etmeleri için büyük çaba sarfetmekte küçüklerimizin doğru bir yol bulmaları için yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Yazıda yer verdiğim gerekçelerle ve halihazırdaki teknolojik seviyemizin bile meslekleri yutmaya başlaması bu yönelimi belirlerken en büyük zorluğu oluşturmaktadır.  Obama çocuklara kod öğrenin dediği için bu konu bir fenomen oldu. Evet şu an kod bilen görece daha az sayıda ve dünyadaki dönüşüm için daha çok sayıda kod bilene ihtiyaç var. Ancaaak çeşitli bilgisayar dillerinde kod öğrenmek ve bilmek ancak önümüzdeki 10 sene işe yarayacak. Çok kullanılan bir bilgisayar dilini bilmeyi İngilizce bilmeyle eş görebiliriz. Nasıl artık İngilizce bilmek yetmiyorsa İngilizce bilginizle rehberlik bile yapamıyorsanız birçok mükemmelleşme yolundaki dijital çeviri enstrümanı dil bilmemenize rağmen İngilizce ihtiyacınızı giderebiliyorsa kod içinde durum aynı olacak. Şu an çok sayıda dönüşüm ihtiyacı az sayıda kod bilen olduğu için kod bilenlere iş var ve insan makine dönüşümünde bu kod bilenler görev alıyor ve alacaklar ancak hızla kod bilmek yetersizleşecek ve onlara da ihtiyaç kalmayacak.

Özetle kod bilmek önümüzdeki 10 yıl için çocuklarımıza bazı köşebaşlarını tutma opsiyonu verebilse de buraları koruma imkanı vermeyecek. Gelecek yazımda 35 yaş altı olanların dönüşümü,  çocuk ve gençlerin eğitim ve kariyerleri için düşüncelerimi yazacağım.

Sağlıcakla kalın.

http://www.finansgundem.com/yazarlar/meslekler-kaybolurken-yazisi/1164095

Gelecek geldi... mi?

Meslekler Kaybolurken başlıklı yazıma birçok yorum geldi. Açıkçası şaşırdım. Zira kamuoyunun görüş ve ilgi mesafesinin birkaç aya düştüğü bu ortamda bu ilgiyi görmek yüzeydeki dalgalara değil belirleyici dip dalgalarla ilgilenenleri keşfetmek öğreticiydi. Sofistike gözüken konulara meraklı okurların destekleyici yorumlarının yanısıra bilişim dünyasında saygın yerleri olan okurların yazılanları onaması önemliydi. Okurların bir kısmı haklı olarak teknoloji ile ikame edilerek emek piyasasından çekilen insanların yaşamlarını idame ettirebilmeleri için sıcak biçimde tartışılan “Universal Basic Income” konusunu ele almamı istediler. Bunu not ediyorum. Ancak bu yazımda ise taleplerin çokluğu sebebi ile kariyerleri ve çocukları için sıcak öneriler isteyenlere bazı ipuçları vermeye çalışacağım. Tabi bende olan iplerin uçlarını.

Doktorsuz hastane, Yargıçsız mahkeme, Şoförsüz taksi...

Geliyor demiş ve gerekçelendirmiştik önceki yazımızda. Üstelik bu yazıyı okuyanların büyük çoğunluğunun yaşayacağı gelecekte demiştik. Gelecek diye söz edince insanoğlunun zihninde “gelecek” kelimesi ilk anda sanki kendisinin olmayacağı bir zaman şeklinde canlanır. Zira amigladamızdaki ön bellek her yeni karşılaştığı durumu yakın geçmişin ve bugünün verileri ile karşılaştırarak tanımlamaya çalışır. Eğer geleceği düşünecek formasyonda yaşamıyorsak hazırlıksız ön belleğimiz error vererek “amaaan ben görmem bunları” konfor alanına iter. Çünkü çoğunlukla ön belleğimiz bugün olanları bile gereğince kavramıyor edilgen biçimde uyum telaşındadır. Hele geçmiş eğitim sistemimizin edilgen bireyler yetiştirme konusundaki mahareti bana geleceği değil mevcut standartlarımı belirleyen biri (üstüm,patronum vs) ne yapacağımı söylesin yeter kolaycılığı içerisindedir.Verilen işi iyi yapmaya çalışıyor üstü ile iyi anlaşıyorsa bir sonraki günü  garanti görür. Gelecek çoğu insan için ertesi gündür. Günler arasındaki ufak değişikliklerin, okuduğu bir haberin haftalar/aylar sonrası yarattığı etkileri  ancak yaşamına  dokununca ilişkilendirebilir.

Gelecek geldi...mi?

Meslekleri yutacak gelişmeler için yeni bir teknoloji gerekmediğini sürecin başladığını ve sonuçlarını yaşayacağımız bir zamanda bunları göreceğimizi ele almıştık. Keşfedilecek yeni teknolojlerin ve randıman eğrisinin ancak bu süreci daha da hızlandırması sözkonusu olacaktır. Yani çoğunluğunu maksimum 30 sene içerisinde gerçekleşmesini beklediklerimizin 15 sene içerisinde gerçekleşmesi gibi. Hadi düşünelim binlerce parçadan oluşan bir yol robotu olan otomobil  dünyada 90 milyon adet üretiliyor. Bu robotları da fabrikadaki işçi robotlar üretiyor. Bunların yaptığı işlere insan beyni ve gücü gereksinimi artık kalmadı sadece küçük rötuşlar yapılıyor. Her yere navigasyonla gidiyoruz gaza ve frene basmak için mi insana ihtiyaç olduğunu düşünüyorsunuz? Sensör teknolojilerinin geldiği noktayı  ıskalamışsınız o zaman. Daha kompleks gereksinimleri hatta isterseniz İstanbul’un yollarını da tartışalım. Yılda 90 milyon yol robotu üretiliyorsa kaç tane prototipleri dolaşan bizden daha güçlü, denileni eksiksiz yapan maaş,izin,mesai mevhumu olmayan işgücü robotu yapılır sizce? Bu arada Bill Gates geçen hafta robot çalıştıracaklardan vergi alınmasını gündeme getirdi.

İnsan robot dönüşümünü anlamak için mutfağınıza bakmanız yeterli. Gerçi yemek yapmak/bulaşık yıkamak bu kadar kolaylaşmasına rağmen -ay bişey de çıksa bunları rafa dizse keşke- yemek yapan sayısı gittikçe azalıyor değil mi? Neden uzun mesailer mi? Uzun mesailer ne için? Niye beynimiz ve vücudumuzu yeterince kullanmadığımız halde daha yorgunuz peki? Neyse işin felsefesine girmiyoruz :) Devam edelim.

Beyaz yakalılar bize hala ihtiyaç var kolaycılığında mısınız? Donanımı olmayan robotlar olan yazılımlar birçoğumuzun yaptığı işini elinden aldı henüz haberimiz yok veya çaktırmıyoruz. Büyük şirketler ve çalışanların çoğu zombi durumundalar. Eski kuşak patronlarımız sağolsun. Rakiplerden biri uyandığında ise geçmiş olsun. Gelecek geldi arkadaşlar…Şimdi giderek artan bir hızda dönüşüm zamanı.

What is next?

Meslekler kaybolurken maalesef aynı hızda yerine yenileri çıkmıyor. Çok daha azı çıkıyor. Şu an bir geçiş aşamasında olduğumuz için teknoloji ile yeni meslek çıktı diye seviniyoruz aslında çıkan geçmişte yapılan işleri teknoloji ile dijitalde yapanlar oluyor. Daha az insana gereksinim oluyor. Çıkanların ömrü de son derece kısıtlı. Yeni çıkan mesleklere ise okul müfredatlarımız cevap vermiyor. Okul müfredatları ayak uydurana kadar ise o meslek kayboluyor. Bence zaten meslek eğitimi için üniversite eğitimi olmamalı neyse…

Diyeceğim odur ki aslında yeni ortaya çıkan pek bir meslek yok. Dönüşüme konvansiyonel hareket ettiğimizde ayak uyduramıyoruz.Her birimizi bekleyen sıradaki işimiz için yaşımız, yapılan mesleğin teknoloji esnekliği ve rekabetin gücü belirleyici oluyor. Herkes için tek bir reçete yok ancak bize zaman kazandıracak yollar var.

Sıcak bir  örnek

Dün bir dostumla çok iyi bir üniversitenin elektronik mühendisliği son sınıfta olan oğlunun  pilot olmak istediğini, sahada daha az maaşla mesleğini yapmak yerine geliri çok daha iyi olan pilotluk  için son derece pahalı olan eğitimi almasını finanse edeceğini anlatıyordu. Bence yapma dedim. Zira uçak şoförü olmak için fazla bir eğitim almıştı. İnsansız hava araçlarının sürekli geliştiği, droneların eve girdiği bir zamanda insansız yolcu/çok amaçlı uçakların geliştirilmesinin artık radara girdiğini büyük ihtimalle gizli biçimde geliştirildiğini söyledim. Evet son 10 senede insanoğlunun mobilitesi büyük ölçüde arttı. Bu daha fazla uçak ve tabi pilot ihtiyacı demekti. Muhtemelen önümüzdeki 5 yılda bu trend devam edebilirdi. Ya sonra? Oğlunun önünde ise 45 yıllık bir çalışma hayatı olacaktı. Başlangıçta aldığı maaşın getirdiği standartlara alışacak mortgage a girecek ancak şu an çok kazandıran mesleğe hem fazla emek arzından dolayı hem de sistemlerin daha az insan müdahalesine açık hale gelmesinden dolayı maaşının düşeceğini sonrada iş bulma sıkıntısına gireceğini anlatmaya çalıştım. Ucuz uçuş için yaşanan rekabetin götürdüğü yere, hızlı trenlere, pilotaj hatalarının sigorta maliyetlerinin dayatacağı standartlara vs girmeye vakit kalmadı.

Bu birçok bugün kazandıran meslek için böyle. Kimse mesleğine haklı olarak toz kondurmak istemez. O kaleyi ve konfor ortamını sonuna kadar savunmak ister. İnsanın unsurunun o meslek için ne kadar önemli olduğunu anlatır. Malesef durum böyle değil.

Peki ne iş yapacağız kardeşim?

Evet zurnanın zırt dediği yer orası zaten. Bugün teknolojiye yön verenlerin kesin konuşamadığı da bu. Meslek sayılamıyor ortaya karışık konuşuluyor. Bill gates’e soruyorlar bu soruyu fizik,matematik ekonomi okusunlar falan diyor. Üstelik bugünün gelecek zamanı ne önce onu konuşmalıyız. Önümüzdeki 10-20-30 senemi 50 senemi? Her zaman dilmine göre ayrı konuşmak lazım. Soruyu kendimiz için mi çocuğumuz veya onun çocuğu için mi soruyoruz? Daha sonrasını düşünmediğimiz kesin daha sonrası çevre aktivistlerinin takıldığı bir konu. Zaten parça değişimi ile sonsuza kadar yaşayacağımızı bilsek çevre sorunları açısından bugünkünden daha iyi bir dünyada yaşamak için çırpınacağınımıza eminim. O kadar sorumluluk hissetmediğimiz açık. Birçoğumuz için gelecek ertesi gün ve aydan ibaret.

Gelecekte ne işler yaparak gelir sağlayacağımız öncelikle kaç yılı konuştuğumuz ile ilgili bir konu demiştik. Birçok diğer faktörden en güçlüsü yine de zaman faktörüdür.

Emekliliğine 5 yıl kalanların birçoğu ite kaka  süreci bir şekilde tamamlar gözüküyor.

10-15 yıl kalanlar içinse mesleklerini sürdürebilmek için değişecek kalifikasyonlara uyum becerisi önemli olacaktır. Daha az insan o mesleği yapacak ancak uyum becerisi yüksek olanlar çemberin içinde kalmaya devam edeceklerdir.

Emeklilik planına 10-15 yıl kalanlar  şimdiden tasarruflarını arttırmaya değişik konulardaki becerilerini geliştirmeye çalışmalılar.Mevcut meslekleri çok büyük ihtimalle onları başarılı bir emeklilik planına ulaştırmayacaktır. Şimdiden Khan academy,Udemi,Coursera,Turkcell akademi,uzman tv gibi mecralarda yeni yetkinlikler edinmeye başlamalarını şiddetle öneririm.

Yine 10-15 yıl bandında sosyal güvenlik sistemi değişecektir. 10 yıl sonra yüksek gelir getiren bir işte çalışanların sayısı o kadar azalacağı ve/veya azalacağı öngörüldüğü için çalışanların sübvansiyonuna dayalı sosyal güvenlik sistemi büyük ölçüde değişecektir. Bu süreçte toplumlarda anarşiyi önlemek için “national basic income” denemeleri yaygınlaşacaktır.

Emeklilik planına 15-20 yıldan daha fazla kalanlar ve genç kuşak için ise yazacaklarım büyük benzerlik taşıyor olacaktır. Bu dahi 20-30 yıl perspektifi içindir. 30 yıl sonrası içinse ancak futuristik fantezileri ortaya koyuyor olabiliriz. Konumuz ise futuristik fanteziler değil çıplak gerçekler.

Emeklliğine 15-20 yıl ve daha fazla kalanlar mevcut mesleklerini ve/veya tahsilini yaptıkları mesleği sürdüremeyecekleri açık olacağından kendi donatılarını farklılaştırmak yatay gelişime dikey gelişim kadar zaman vermek durumundadır.

Önümüzdeki 20-30 yıl bandı için şanslı alanlar olarak; eğlence/medya,  yiyecek/içecek,psikoloji ve türlü kişisel danışmanlık işleri, devlet hizmetleri ve kısmen tarımı  otomasyonun gelişimine rağmen insanların geniş biçimde iş alanı bulabildiği işler olarak görüyorum.  İnsan üretimden çekilecek hizmetler sektöründe diğer insanların  kendilerini iyi hissetmesi için varlıklarını sürdürüyor olacaklardır.

Şu an iyi bir üniversiteye/bölüme girmesi için bizim kaynaklarımızı  çocuklarımızın ise zamanını  seferber ettiği bu geçiş zamanında onları gri alandan kurtarmak için paradigma değiştirmemiz gerektiği açık.

Gaybı şüphesiz Allah bilir. Bizim yapmaya çalıştığımız bugünkü teknolojinin dönüştürme hızı ile olabilecekleri ortaya koymak ve bu dönüşümün gerektirdiği adaptasyon ihtiyacına dikkat çekmektir. Yazı karamsarlığa değil uyanmaya ve daha çeşitli çalışmaya yöneltme amacını taşımaktadır.

Şu an ne okullarımız, ne müfredatımız ne de konvansiyonel sistemde yetişmiş öğretmenlerimiz bu gelecek için bireyleri yetiştirmiyor. Dolayısı ile iyi bir eğitim artık gelecek garantisi değil.

Uzun yıllardır eğitim değil anti-eğitim alan bizler bu sebeple yenilik ve marka çıkaramıyoruz. Nasıl bir eğitim ayrı bir yazının konusu olacaktır.

Sevgiyle kalın...


http://www.finansgundem.com/yazarlar/gelecek-geldi-mi-yazisi/1173788

Eğitim Şart! mıdır?

Okumuşlar kişisel kültürünü yüceltirken bunu okulda aldığı hangi derslerle ilişkilendiriyor? Acaba gençlerimizin en güzel ve verimli senelerini geçirdikleri yıllar biz işteyken onları oyalamak için oluşturulmuş toplama kampları mıdır? Biz de öyle kamplardan gelmedik mi? Okulda geçirdiğimiz zamanın yüzde kaçı bugünkü geldiğimiz seviyeyi açıklıyor? Biz çocukların doğuştan gelen tanrısal/kadim yazılımlarını bozup hangi bozuk yazılımları yüklüyoruz ki savaşlar, kötülükler,zulüm, sömürgecilik ve açlık teknoloji kaldıracıyla şiddetlenip devam ediyor. Yoksa bozuk yazılımlarla geliyoruz da ıslah mı ediliyoruz? Öyleyse  çocuklar masum değil günahkar mı? Ya daaa neye maruz kalıyorsak ona mı benziyoruz.

2017 yaşındayız..

Tabi miladi takvimle gidersek. Bulgular ise elli bin, ikiyüz bin ve milyon şeklinde gidiyor. Kimse bilmiyor. Neyse bir kerteriz alalım ve 2017 yaşında olduğumuzu kabul edelim. Ne değişti silahlarımız aletlerimiz ve kıyafetlerimiz dışında. Daha yüksek bir bilinç düzeyine mi eriştik? Nerde son 10 yılın tanınmış felsefecileri, alimleri ve sanatçıları? Bunların son örneklerini geçen yüzyılda bıraktık da hallettik mi insan olmayı. Yoksa ulaştığımız noktada bunları bile çıkaramaz hale mi geldik? Eğitim sistemleri hangi insani özelliğimizi kuvvetlendirdi?  Bugün ve son 50 yıldır herhalde dünyayı yönetenlerin tamamına yakını en az lise mezunuysa –çoğu üniversite mezunu- bu lise mezunları sayesinde daha güvenli ve adil bir dünyada daha büyük bir harmoni ile mi yaşıyoruz? Lise mezunluğu ortalama insan ömrünün en az beşte biri ve en az 12-13 yıl demek. Bu 12 yıl ne için geçiyor ki daha iyi bir dünyada huzurla ve refahla yaşamıyoruz.  Üniversite eğitimi demode biçimde ülkelerin tamamında meslek insanı yetiştirmek için kullanıldığından sakın “herkes üniversite mezunu olsaydı böyle olmazdı”ya sığınmayalım. Dolayısıyla bizim birçok konuyu liseye kadar halletmemiz gerekmez mi?

Tüm bu fenalıklara okula gitmemişler veya yeterince okumamışlar mı sebep oluyor?  Tam tersi mi?  Yoksa en iyi okullara gidenler mi daha vahşi oluyor ve her şeye hakkı olduğunu düşünüp güdücü çoban olmaya hak kazanıyor? Daha kaliteli hile mi yapmak hüner?

Eğitim şart derken hangi eğitimi kastediyoruz?

Tehlike robotların insanlaşması değil eğitimle insanların robotlaşması

İki uçtan robotlarla birbirimize yaklaşıyoruz. Bir taraftan şimdilik kendi elimizle yaptığımız robotların bir kısmını fiziksel olarak insana evriltmeye çalışıyoruz. Üstelik davranış olarak insan tarifinde bir ittifak olmamasına rağmen. Sanırım kendimizden 2017 yıldır çıkaramadığımız insanı robottan yapacağız. Diğer yandan insanlıktan uzaklaşarak robotlaşıyoruz. Bu da ömrümüzün beşte birinin geçtiği eğitim hayatı vasıtasıyla oluyor. Hedef denileni yapan insanı yetiştirmek. Halbuki robottan daha iyi kimse denileni yapamaz. O halde evrim robotla son bulacaktır. Ancak tabi ki bizim yaptığımız robotla değil otonomi kazanmış robotla. Robotlar otonomi kazandığında konağın (dünyanın) virüsü (insan) ile mücadeleye girişecek ve satrançta yenildiğimiz gibi yenilecek miyiz? Tek gözlü deccal yoksa bilgisayar mı? Neyse enseyi karartmayalım farklı bir son olabilir.

Eğitimde yeni paradigma

Her yeni doğan yaratıcının yeni mesajı ise insan ırkının devamı için yeni bilgi ve beceriler ile donanmışsa -ki evrim böyle oluyor ve hayatta kalabiliyoruz- bizim bilgi diye verdiğimiz doğruluk sosuna bulanmış şeyleri kesip biraz olsun çocukları ve gençleri dinlememiz gerekmez mi? İtibarı sorgulanır olsa da eldeki tek mekanizma olan birleşmiş milletlerin öncülüğü ve garantörlüğünde eğitim sistemini yeni bir paradigmayla kurgulamanın zamanı gelmedi mi?  Üstelik 3.dünya savaşının arifesinde olduğumuzu gösteren emarelerin arttığı bir dönemde tüm dünyada sınıflara doldurduğumuz öğrencilere itiraflarla derse başlasak. “Heyy sizden önceki çocuklar olan bizler yine beceremedik. Bizden her öğrendiğinize inanmayın. Birçok hatamız var ve bunları sıklıkla tekrarlıyoruz. Kendimizi size örnek diye yutturmaya çalışırsak buna da inanmayın. Hele sakın bizim gibi olmaya çalışmayın. İyisi mi gelin beraber çalışalım. Sizlerin yaşayacağı dünyayı tarifleyin bizler de onu gerçekleştirmek için çalışalım. Siz bizim dediklerimizi değil biz sizin dediklerinizi yapalım.” Acaba hangisi daha iyi olur? Ne dersiniz Eğitim şart mıdır?

http://www.finansgundem.com/yazarlar/egitim-sart-midir-yazisi/1233010

“Girişimciye kız verilmez”

Ülkemizin işadamına bakış açısı sorunludur. Bir ülkenin barındırdığı işadamı kadar zengin olabileceği gerçeğini son yıllara kadar ıskalamışızdır. Bunun eğitimde,sanatta,medyada algı köklerine değineceğiz. Bürokrasinin arka planını da oluşturan kamu/özel ayrımı da bu sebeplerle ortaya çıkmıştır.

Biz ve önceki kuşaklar memur oğlu memurdur. Daha eskilerde üretim devletin elindeydi. Ticaret ise daha çok azınlıkların. Ebeveynlerimiz devlette veya az sayıdaki özel şirkette memur olarak çalışmıştır. Biraz çiftçimiz daha az sayıda da küçük esnafımız vardır. Üretim devletten özel sektöre geçmeye başlayıp ancak devlette üretimde kalmayı sürdürdükçe bürokrasinin arka planında kamu/özel sektör ayrımı şekillenmiş ve kırmak mümkün olmamıştır. Ancak sorun yalnızca bürokraside değildir.

Ebeveynlerimizin rüyalarını bizlerin iş garantili iyi bir memur olması süslemiştir. Örgün eğitim sistemimiz adeta öğrencilerini laf dinleyen, denileni yapan birer memur hale getirmek için  kurgulanmıştır. Ailelerimiz  bizi koruma güdüsüyle ön plana çıkmama ve ortalarda yer alma ile terbiye etmiştir. Memur olmak yüceltilmiştir. Okul kitabı dışında kitap okumak geçmişte aşağılanmıştır. Bunun şüphesiz gerekçeleri vardır. Ancak durum bu olduğu için olması gereken sayı,nitelik ve derinlikte bir iş dünyamızdan, bölgesel ve küresel markalarımızdan şimdilik söz etmek mümkün değildir.

Eski filmlerde iş adamı hep kötü karakterdir

İş adamına sorunlu bakış açısı filmlerimizde de devam etmiştir. İş adamları hep kötü karakterler ile sembolize edilmiştir. Tecavüz eden, hakları gasp eden, her türlü kötülüğü meslek edinmiş insanlardır. Filmlerimizin mutlu sonu işadamının 8 kurşunla ölmesi veya  iflas etmesi ile seyircinin duyduğu haz ile  tamamlanır. Medyamızda bu algıya uzun yıllarca tuğla taşımıştır. Sistemin yol verdiği az sayıdaki iş adamının dokunulmazlığının dışında kendi işini yaparak büyümek isteyenler hep potansiyel dolandırıcı olarak takdim edilmiş kendi işini yaparak büyüyenler değil bunlardan çıkan kötü örnekler sayfalarda geniş yer bulmuştur.

Adeta bu filmleri izleyen ve haberleri okuyanlar iş adamı olmadıklarına sevinmişlerdir.

Yasalarımız da iş adamlığını/girişimciliği baskılamıştır

Geçmişte iş kurmak için alınan onlarca izin ve aylarca geçen süreye ilaveten yolunda gitmeyen işinizi kapamak için gereken onlarca izin ve bu defa yıllarca süren süreç iş kurmak düşüncesini baltalamıştır. Cebinde fazladan döviz taşıyanın hapis ve izinsiz yurtdışına gitmenin mümkün olmadığı bir Türkiye hafızalardadır.

Bunların birçoğu geçmişte kaldı diyebilirsiniz ancak biliniz ki ebeveynlerimizin, öğretmenlerimizin bürokratlarımızın ve siyasilerimizin arka planı hep bunlardır. Bugünün gelişmiş ülkeleri ve markaları biz işadamlığını baskılarken uygun iklimi oluşturmuş ülkelerden meydana gelmiştir.

Asker ve memur milletten girişimci millete geçiş

Bu paradigma değişikliği kolay olmamış ve olmamaktadır. Bizim memuriyet dışındaki iş yaşamı ile geçmişimiz 80’li yıllardan sonra oluşmaya başlamıştır. Son 5 yıldır da artık gençler de iş kurabilsin kıvamına gelmiştir. Bu birden olmamış yıllar içerisinde evrilerek gelişmiş dünya ile entegrasyon artarak gerçekleşmiştir. Ancak hala hafızalar güçlüdür. Bize iyi memurlarda iyi askerler de lazımdır. Ancak ekosistemde gereken çeşitliliği sağlamak hiçbir türün diğerine baskın hale gelmemesi zengin bir ekosistem için, umut ve refah dolu olmanın ön koşuludur.

Dünün girişimcileri bugünün işadamlarıdır

Bugün önemli iş ve isimlerine sahip iş adamlarımız unutmayalımki dünün girişimcileriydi. Birçoğunun aileden bir serveti yoktu ve birçok yokluğun ve yukarılarda sayılan zorluğun arasından gelerek bugünün işadamları oldular. Birşeyler denediler birşeyler başardılar.Birçoğunun hikayesini bilir ve takdir ederim. Uzun yıllar banka yöneticiliği yapmanın iyi yanı iş hayatım dünün girişimcilerine kredi verip sonra tahsil etmeye çalışarak yani hikayelerine ortaklık ederek geçti. Birçoğu yeni yaptığı girişim konusunda tam bilgi sahibi değildi. Esinleniyordu ve ben de yaparım diyordu. Zaten mesele ben de yaparım diyebilenlerin sayısını ve niteliğini arttırmamız değil midir? Bugünün girişimcileri de yarının saygıdeğer iş adamları ve işverenleri olacaktır.

Devletimiz insanlar girişimci olsun diye hibe verir noktaya gelmiştir. 

Son 5 yılda girişim ekosisteminin oluşması için devlet kurumları seferber olmuştur. Sağlanan pekçok teşvik ve hatta hibe gerekirse para batsın ama yeterki yeni iş girişimleri desteklensin noktasına gelinmiştir. Eksikler, aksaklıklar,yetersizlikler  şüphesiz vardır ancak tek başına bu paradigma değişimi bile  bizleri umutlandırmaktadır. Ülkemizin bu konudaki adımlarını ısrarla atmayı sürdürmesi daha çok sayıdaki gencin nihayet “ben de yapabilirim” bakış açısına kavuşması büyük bir kazanımdır.

Strateji,taktik ve sabır

Bu teşvik ve hibe programlarını işe yaramıyor diye eleştirmek kolaydır. Ancak bu işadamlığını baskılamak için tarihimizde harcadığımız eforla mukayse edecek olursak birden mucizeler beklemek de yersizdir. Memuriyetin yüceltildiği bir millet baskıyı kaldırdım hadi bakalım şimdi sizden icatlar ve markalar bekliyorum denmesi ile o hale gelemez. Önce emeklenecek sonra ürkek adımlar atılacak ve zamanla güvenli yürüyüş pozisyonuna geçilebilecektir. Bu konuları düzenleyen bürokratlarımız ve siyasilerimizin bile bu yönlü bir geçmişinin bulunmadığı gözönüne alınırsa bu konulardaki iyi niyetli adımların acımasız eleştiriler ile veya tarihi iş yaşamını teşvik etmekle geçmiş ülkelerin neticeleriyle sınava tabi tutulması doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

Ortaya bir strateji konmuştur. Bunun ile ilgili taktik adımlar atılmıştır. Taktik adımlar yenilenerek devam edilmeli ve en önemlisi sabırla teşvik edilmelidir. Son yüzyılda ilk yerli arabamızda ve uçağımızda da sabır gösterilebilse idi bugün eminim uçak/uzay endüstrisinde ve yerli arabada çok ciddi mesafe almış ve birçok konuda birçok markaya sahip olmuş olacaktık.

Devlet organizasyonumuzu Girişimciliğe bir bakanlık vererek taçlandırmalıyız.

Girişimciliğe tek işi ekosistemin gelişmesi olan yetkili ve yetkin bir “bakan” ın  olması bu konuda sarfedilen birçok emek ve kaynağın eşgüdümünü ve daha hızlı kazanıma dönüşmesini sağlayacaktır. Bu sebeple bu konuda bir bakanlık kurulmasını önermekteyim. Bu bakanlığımızın esas işi aslında iş adamı ve marka ekosistemini oluşturmak olacaktır. Bu gereği gibi adım atılırsa bugünkü çabalara çarpan etkisi yaratacaktır.

Hadsizlik etmek istemem ancak sözkonusu “bakan” ın tercihen 40 yaşın altında kendi başarılı girişimlerinin yanısıra başarısız girişimleri de olmuş, yurtdışında öğrenim görmüş ve halen ekosistemin içinde olan parasını kazanmış ve millete hizmet etme isteğinde olan bir profilinin olması bu önemli konuya ve geleceğimize büyük hizmet edecektir.

Gençlerimizi pozitif ajandalara odaklayan, özgüvenini arttıran, komut bekleyen değil insiyatif alan, iş ve aş yaratmadaki çabaları çoklayan girişimciliğin gelişmesi dileğiyle.   

http://www.finansgundem.com/yazarlar/girisimciye-kiz-verilmez-yazisi/1240529

Fintelektüel sorunumuz…

Başlığa bakıp ülkemizin yeni bir sorunu daha mı var demeyin.

“Finteleküel” çeşitli büyük sorunlarımızın ortak paydası düşünülerek çözüm olarak geliştirilmiş ve “entelektüel” kelimesinden türetilen bir kelime.

Sağlık ve ölüm dışındaki kişisel sorunlarımızın altında da çoğunlukla tek bir önemli sebep yatar. Deriz ki “şunu halletsem gerisi kolay”  İşte tam da böyle bir şey. Hadi başlayalım mı?

En büyük sorun

Ülkemizde yaşayan insanların, şirketlerin ve devletin en büyük sorunu sürdürülebilir yüksek refah seviyesidir. Sıklıkla tahminlerde bulunuruz, “Ülkemizde ortalama gelir 30 bin dolar olsa şunları konuşup bunları dert etmeyiz” diye. Gerçekten de durum böyledir. Çünkü belli refah düzeyini aşan insanın kaygıları azalmakta kendiyle, çevresiyle, doğa ile daha uyumlu yaşamakta ve farklılıklara toleransı artmaktadır.

Peki gelirimiz nasıl refah düzeyine çıkabilir?

Bunun cevabı on yıllardır üzerinde neredeyse mutabakata varıldığı şekilde  katma değerli üretime geçince veya eğitimle değildir.

Çünkü katma değerli üretime geçemeyişimiz veya refahımıza etki edecek bir eğitim verememiz de bir sonuçtur.

Gelir seviyemizin refah toplumu yaratmadaki yetersizliğinin en büyük sebebi refah oluşturacak bakış açısı eksikliğidir.

Gereken bakış açısına sahip  olmayınca gereken eğitimi de dizayn edemiyor ve imkanlarımızı değerlendiremiyoruz. Kısacası sorunları yanlış teşhis edip yetersiz çözümler peşinde enerjimizi tüketiyoruz.

Ülkemizdeki tüm sorunların kaynağı ve potansiyellerimizin heba olmasının  sebebi “fintelektüel” bakış açısı eksikliği ve buna bağlı olarak fintelektüel sayımızın azlığıdır.

Peki Fintelektüel nedir?

“Fin.” kısaltması  iş jargonunda finansal olan anlamında kullanılır. Entelektüel kelimesi anlamının aydın ve münevver insan olduğunu biliyoruz. Bu ikisinin biraraya getirerek oluşturduğumuz yeni kelime ise Fintelektüel’dir.

Fintelektuel: Finansal okur yazarlığa ve iş zekasına sahip, entelektüel birikim sağlamış, güçlü empatisi bulunan, meraklı, çevresel uyum ve ilişki kurma konusunda becerikli, evrensel perspektifi olan, etik değerleri taşıyan, üretken, katılımcı, çözüm odaklı ve özgüvenli bireylere artık! fintelektüel diyoruz.

Bireylerin,şirketlerin ve ülkelerin refahı Fintelektuel bakış açısı ile ilişkilendirilmelidir. Bir şirketin ve ülkenin zenginliği bünyesinde bulundurduğu Fintellektuel sayısı ile doğru orantılıdır.

Ortalama milli gelirimizi 30 bin dolara çıkarmak ve oyunda level atlamak için için Fintelektüel kapasite oluşturmak ve Fintelektüel sayımızı arttırmamız gerekmektedir.

Fintelektueli olmayan bir yelkenliye hiçbir rüzgar yardım edemez

Birey, şirket ve ülkemizin tüm sorun ve fırsatları fintelektuel bakış açısına göre yeniden ele alınmalıdır.

Örneğin en büyük girdisi üretiminde dünya lideri olduğumuz fındık bitkisi olan Nutella markasının ekmeğe sürülen krema şeklindeki fındık ezmesi ürününün perakende satış fiyatlarına göre varili 1200 dolar iken yıllardır bizde çıksa neler yaparız dediğimiz petrolün varili 60 dolardır. Yani yıllardır aradığımız petrolü bulsak katma değerli bir ürün yapamadıktan sonra varilini 60 dolardan satacağız. Fındığı tarlada 10 liraya sattığımız gibi. Bizde tarımda ve madencilikte dünya lideri veya ilk beşte olduğumuz buna benzer çok madde vardır. Kaldıki bu hammaddelere  sahip olmayıp doğru bakış açısına sahip olabilsek hammaddeye sahip olmak da şart değildir.

Dünyanın refahı yüksek çoğu ülkesinde bizim yıllardır en büyük eksikliğini çektiğimizi iddia ettiğimiz petrol ve gaz yoktur. Çikolatası ve elması ile ünlü belçikada kakao ağacı ve elmas madeni yoktur. Almanya ve Japonya başta petrol ve gaz olmak üzere hammadde fakiri ülkelerdir. Buna benzer bir dolu örnek vardır.

Başka bir örnek sosyal bir konu olarak görülen dış politikadan vereyim.

Ülkemizin 135’i büyükelçilik olmak üzere 235 dış temsilciliği var.

Bir bakanımıza randevu alarak  dış temsilciliklerimizi hedefler ile yönetelim teklifini sunmuş çok mantıklı bulmasına rağmen bir geridönüş alamamıştım. Önerdiğim şuydu; “Yabancı ülkelerde görev yapan en yüksek temsilcilerimize  görev yaptığı  ülkelerdeki; Türk şirketi sayısında, o ülkeden ülkemize çekilen para miktarında, turist sayısında,görev yapılan ülkeye ihracatımızda  ve o ülkenin medyasında çıkan olumlu haberlerlerdeki artışa  göre puan verin. Terfi ve yer değişiklikleri buna göre yapılsın” diyordum. Gereken değersiz yazılımı ücretsiz sağlayacaktım. Buna ihtiyaç duymamın sebebi o güne kadar ziyaret ettiğim bazı büyükelçilerimiz ziyaretim esnasında görev yaptığı ülkedeki ilişkilerinin mükemmelliğinden bahsediyordu. Benim zihnimde  ise bu durumdan  ülkemizin hangi metrikler ile faydalandığı sorusu vardı. Sorduğumda görüyordum ki büyükelçimiz rakamların yeterince farkında değildi. Hatta üsteleyince “iş takipçiliğimi yapıyoruz burada ” diye tersleyenler vardı. Evet aslında tam da iş takipçiliği  yapılmalıydı. Çünkü iş hayatımda gördüm ki bizleri ziyaret eden gelişmiş ülke büyükelçilerinin ana gündemi ülkelerinin firma ve bireylerinin iş takibini yapmak ve iş kapasitesini arttırmaktı. Büyükelçilerimiz çok iyi yetişmiş ve ülkesi için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacak şekilde görev yaptıkları halde doğru metrikler tariflenmeyip hedeflere göre yönetim prensipleri olmadıkça çalışmalarının ulusal refahımıza etkisi sınırlı olmaktadır.

Görüldüğü gibi dış politika gibi eski önkabullerimize göre  tarihsel hesaplaşmaların alanı ve sosyal bilim konusu olan bir konu bile bu bakış açısı ile ülkemizin refah artışına hizmet edebilecektir.

Global bir ürün, işadamı, sanatçı, akademisyen,sporcu,marka çıkartmak refah seviyemizin artması için fintelektuel bireyler lazım

Hiç düşündünüz mü neden global bir ürünümüz yok?  Ürün tanımlamasının içine insandan markaya herşeyi koyabiliriz. Bunun sebebini herşey benzemeye çalışırken kendimiz yani özgün olamamakta bulmuşumdur. Bu özgünlüğü sağlayacak olan tabiki eğitim sistemimizin vizyonu ve  stratejisidir.

Maalesef okul müfredatımızda bireysel ve ulusal refahımızı arttıracak bakış açısı ve becerileri kazandıracak yetkinlikler kazandırma hedefi yok. Elimizde ilk-orta-lise öğrenimi boyunca 12 yıllık bir fırsat penceresi  varken bunu değerlendiremiyoruz. Herşey sanki uzun bir üniversite sınavlarına hazırlık programı gibi dizayn edilmiş. Üniversitelerimizde de böyle bir perspektif olmayınca refah düzeyimizi geliştirecek iklimi bir türlü oluşturamıyoruz.

Burada yumurta mı tavuktan hesaplarına girip önce öyle öğretmeni, o müfredatı hazırlayacak bürokratı, bu ortamı oluşturacak siyasetçiyi vs nerden bulacaksın denilebilir. Katılmıyorum. Yollar var. Üstelik ülke olarak geçmişimizde gördük ki istisnalar ve oyun değiştirici insanlar çıkartabiliyoruz. Ülkemizin bütün yetersizliklerine rağmen kadim kültürden süzülmüş feraset sahibi bu istisnalar ile ayakta kalabildiğini düşünüyorum.

Diğer yandan internet iyi bir eğitim sistemi olmasa da eksiklerini bilenler için kapatma konusunda bir fırsat eşitliği sağladı. Artık doğru stratejiyi oluşturamasak da internet sayesinde  eğitim sistemimizin eksiklerine rağmen daha fazla sayıda pozitif istisna çıkartabileceğimizi düşünüyorum. Dolayısı ile opsiyonlarını kullanmamış olan ülkemizin geleceği için umutluyum.

Nasıl Fintelektuel olabilir ve refah düzeyimizi nasıl geliştirebiliriz?

Bu yazımızda dilimize ve literatüre girmesini istediğim Fintelektuel kavramını işlemiş olduk. Neden sorunların kökeninde yattığını bu olmadan gelişmemizin ve kararlarımızın yönsüz kaldığını ifade etme olanağı bulduk.

Nasıl Fintelektuel olabilir ve refah düzeyimizi geliştirebiliriz sorusun cevabını geniş bir şekilde gelecek yazılarda vermeye çalışacağım.

http://www.finansgundem.com/yazarlar/fintelektuel-sorunumuz-yazisi/1274724