9 Ekim 2020 Cuma

Bir ekspertiz sorunu var ortada

Yeniden yapılandırma meselesi var. Vergi bacağı ayrı... Bir süredir, bankalarla şirketler arasında kredilerin yeniden yapılandırılması için ciddi bir trafik oluştu. Aslına bakarsanız sessiz sedasız, gürültüsüz patırtısız yürüyor. Bankalarla olan ayrı, bir de şirketlerin kendi içinde yeniden yapılandırmalar da artıyor. Bu konuda yavaş yavaş deyim yerindeyse bir endüstri oluştu. Kreditörlerin güvenini kazanmak için yeniden yapılandırma uzmanları işbaşında. Konkordatolardan da beklenen sonuçlar alınamadı. Sistemin 'zombi' denilen yarı ölü şirketleri kurtarmaya çalışmaktan başka bir işe yaramadığı yönündeki eleştiriler arttı. İflas ertelemeler de de öyle... 'Kaynakları boşa harcıyoruz' diyenler çoğalıyor. Kaynak kısıtı kendini hissettirdikçe, kredi imkanları azaldıkça, teminatlar bittikçe bu sıkıntılar da alevleniyor. Bunun bir bacağını, geçenlerde manşet yaptık gazetemizde. Şirketlerin yeniden yapılandırmalarının hız kazanmaya başladığı süreçte biz de gazetemizde dikkat çektik. Bir ekspertiz sorunu var ortada. Sanayiciler, özellikle OSB'lerdeki sanayici adeta isyan halinde. Çıkan ekspertiz raporlarının fabrikalarının, tesislerinin yarısı hatta bazen üçte biri değerinde olduğunu söylüyorlar. Bir banka genel müdürümüz de benzer bir durumun oteller için geçerli olduğunu söylüyordu. 'Türkiye'nin varlıklarını bu kadar ucuza satmak doğru değil. Kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz' diyordu. Eksperlere sorduğunda da, 'herkesin malı kendine kıymetli' diyorlar. Antalya OSB Başkanı Ali Bahar'la konuştum. OSB'nin belirlediği arsa fiyatı metrekaresi 800 lira ise, ekspertiz 400 diyor. "Üstündeki bina için de öyle. İçindeki makine deseniz hiç hesapta yok. Şimdi arsam değersiz, binam değersiz, makinem yani fabrikam değersizse madem, benden de kimse değerli bir şey talep etmesin. İstihdam, üretim beklemesin. Öyle ya, madem bu kadar değersiz bu sanayiciler, niye değer üretmemiz isteniyor ki?" diye adeta bu isyanı dile getiriyordu...

Ekspertiz kelimesi expert'ten geliyor. İşin uzmanı anlamında... Bu konuda yanlış anlaşılmak istemem. İster kendisine kıymetli olan mal sahibi, isterse alıcı tarafından baksanız, farklı fiyat çıkacağını biliyorum. Ama alıcının fiyatı fiyattır, alıcı ne veriyorsa ancak ona satabilirsin.

'Türkiye’yi bu kadar ucuza satmalı mıyız?'... Ben orasındayım işin. Çünkü bu, birçok alanda geçerli... Varlıklarımızın, dolayısıyla Türkiye’nin değeri birçok alanda düşmüş durumda. Borsaya baktığında bir dönem 5.5 dolara karşılık, tam bugünkünü söyleyeyim; 1.47 dolar seviyesinde. Gerçekten üçte birinin de altına inmiş durumdayız. Borsa çıkıyor, şöyle çıktı, şu arttı, bu yükseldi gibi şeyleri boş geçelim. Endekse bakacağız. Şu andaki TL’nin dolar ve Euro karşısında değer kaybetmesi rekabetçi avantaj olarak değerlendiriliyor ama reel efektif döviz kuruna baktığımızda, biz 2001’in bile altına inmiş durumdayız. Türkiye kur ve borsa bazında değerlendirildiğinde çok ucuz bir hale geldi. Biz kendimizi çok ucuza satıyoruz.

Reel efektif döviz kuru Türk Lirası'nın satın alma gücünü ima eder bir nevi. 2001 krizinin de, 1994'ün de altına geldik. 62.21'deyiz değer olarak...

TL aşırı değersiz bir durumda. Rekabetçi kurla biz avantaj sağlıyoruz deyince, bunun altını doldurmak pek de mümkün değil. Çünkü 100 dolarlık ihracata karşılık 70 dolarlık ithalat yapıyoruz. O zaman bu, 28-30 dolarlık bir ihracat için ülkedeki tüm kaynakları seferber ediyorsun, insanları ucuza çalıştırıyorsun demektir. Buna layık mıyız? Ben değiliz diye düşünüyorum. Ama 'istikrarlı kur' dediğiniz zaman gelin bunu konuşalım.

Bu ucuzlukla refahımızı artırmamız da mümkün değil. O zaman iç pazar da zayıflayacak demek oluyor. Tamam, Türkiye'de, refah düşse de, işsizlik yüzde 25 olsa da harcamalarını kısmayan yüzde 20'lik bir kesim var. Ama B ve C grubundaki tüketici kitlesi, asıl hayatın var olduğu geniş kesimin harcamaları kısıtlanıyor. Ekonominin çarkları açısından ciddi problem. Bugün vatandaşa aşırı pahalı gelen markalı konutların metrekaresi 1300-1400 dolarda. Hiç bu kadar ucuzlamamıştı...



Alıntı:

https://www.finansgundem.com/haber/agaoglu-tlnin-deger-kaybetmesi-faiz-artisiyla-durdurulabilir/1523899




8 Ekim 2020 Perşembe

Borsaya yeni girenler için yatırım kılavuzu

 "Wall Street'in Yalnız Kurdu" olarak bilinen Bernard Baruch, henüz 30 yaşındayken New York Borsası'nda kendini kanıtladı ve 1910'da ülkenin en tanınmış finansörlerinden biri oldu. Baruch’un mesleğinde uzman haline geldiği dönemde, "Borsanın temel amacı mümkün olduğunca çok insanı aptal yerine koyabilmektir" ifadelerini kullanarak başarılı borsa yatırımlarının zorlukları hakkında hiçbir yanılsaması olmadığını gösteriyor. Yatırım ve kişisel finans konusunda 15 kitabı olan Ken Little ise, “Eğer borsadaki bir bireysel yatırımcıysanız sistemin kartları kendi lehine dağıttığını bilmelisiniz” ifadelerinde bulunuyor.


Aynı zamanda yüz binlerce bireysel yatırımcı kurumsal menkul kıymetleri alıp satarak düzenlenmiş borsalarda ya da Nasdaq’ta sürekli olarak işlem yapıyor ve başarılı oluyorlar. Kârlı sonuçlar şans eseri de değil. Zira sayısız borsa döngüleri üzerinde yatırımcı deneyimlerinden elde edilen birkaç basit ilkenin uygulanması olumlu sonu veriyor.


Zekanın herhangi bir teşebbüs bile için önemli bir kaynak olmasına karşın yüksek IQ yatırımların başarıya ulaşmasında bir ön koşul değil. 1977 – 1990 yılları arasında Magellan Fonu’nun portföy yöneticisi olan ünlü borsa uzmanı Peter Lynch, herkesin borsayı takip etmek için gerekli beyin gücüne sahip olduğunu belirtmek için, “Eğer beşinci sınıf matematiğinin altından kalkabiliyorsanız bunu da yapabilirsiniz” ifadelerini kullanıyor.


Borsa yatırımları için ipuçları


Herkes zenginlik ve mutluluk için hızlı ve kolay bir yol arıyor. Görünüşe bakılarsa insan doğası sürekli olarak gizli bir anahtarı, aniden gökkuşağının sonuna ulaşmayı sağlayacak ezoterik bir bilgiyi ya da kazanan piyango biletini arıyor.


Bazı insanlar kazanan bilet ya da bir yıl içinde dört katına veya daha fazlasına katlanan bir hisse senedi satın alırken, şans sadece aptalların ya da en umutsuzların takip etmek isteyeceği bir yatırım stratejisi olduğundan, kazananların oranı da son derece düşük kalıyor. Money Crashers’ın haberine göre başarı arayışındaki yatırımcılar genellikle elindeki en güçlü araçları ise görmezden geliyor: zaman ve bileşik faizin büyüsü. Düzenli yatırım yapmak; gereksiz finansal riskten kaçınarak ve paranızın sizin için yıllar ve on yıllar boyunca çalışmasına izin vererek önemli varlıkları biriktirmenin belirli bir yoludur.


Yolun başındaki yatırımcılarınsa takip emesi gereken birkaç ipucu bulunuyor.


Uzun vadeli hedefler koyun


Hisse senetlerine neden yatırım yapmak istiyorsunuz? Altı ay, bir yıl, beş yıl veya daha uzun bir süre içinde paranızı geri alacak mısın? Emeklilik, gelecekteki üniversite ödemeleri, ev almak ya da varislerinize bir ev bırakmak içim mi tasarrufta bulunuyorsunuz?


Yatırım yapmadan önce, amacınızı ve gelecekte fona ihtiyacınız olabilecek olası zamanı öngörebilmeniz gerekir. Yatırımlarınızınız birkaç yıl içerisinde karşılık vermesine ihtiyacınız varsa başka yatırımları değerlendirmelisiniz. Hisse senetleri piyasalarındaki oynaklığın (volatilite) sermayeniz üzerinde hiçbir kesinlik sağlamaması nedeniyle ihtiyacınız olduğunda sermayenize ulaşamayabilirsiniz.


Ne kadar sermayeye ihtiyacınız olacağını ve ne zamana ihtiyacınız olacağını bilerek ne kadar yatırım yapmanız gerektiğini ve istenilen sonucu elde etmek için yatırımınızın ne tür bir getirisine ihtiyaç duyulacağını hesaplayabilirsiniz. Emeklilik veya gelecekteki üniversite giderleri için ne kadar sermayeye ihtiyacınız olduğunu tahmin etmek için, Kiplinger, Bankrate, MSN Money gibi internet üzerinden kullanılabilen ücretsiz finansal hesap makinelerinden birini kullanabilirsiniz.


Portföyünüzün büyümesinin birbirine bağlı üç faktörle ilişkili olduğunu unutulmaması gerekiyor. Bu faktörler:


Yatırım yaptığınız sermaye


Sermayenizdeki net yıllık kazanç miktarı


Yatırımınızın yıl veya dönem sayısı


İdeal olarak en kısa sürede tasarruflarınıza başlamalı, kendi risk felsefenizle tutarlı biçimde mümkün olduğunca tasarruf yapmalı ve olabildiğince yüksek getiri almalısınız.


Risk toleransını anlamak


Risk toleransı kalıtsal temellidir; eğitim, gelir ve zenginlikten olumlu etkilenen psikolojik bir özellik olan risk toleransı (Bu göstergelerle, risk toleransı biraz artar gibi görünür) yaşa göre olumsuz bir seviyeye (Yaşlandıkça risk toleransı azalır) doğru evrilir. Risk toleransınız risk hakkında nasıl hissettiğiniz ve risk mevcut olduğunda hissettiğiniz anksiyetenin derecesi olarak özetlenebilir. Psikolojik açıdan, risk toleransı "bir kişinin daha olumlu bir sonuç peşinde daha az olumlu bir sonuç yaşama riski ne ölçüde seçtiği" olarak tanımlanır. Başka bir deyişle, 1000 dolar kazanmak için 100 dolar riske atar mısınız? Ya da 1000 Dolar kazanmak için 1000 doları riske atar mısınız? Tüm insanlar risk toleransı değişir ve hiçbir "doğru" denge yoktur.


Risk toleransı da kişinin riske bakış açısından etkilenir. Örnek vermek gerekirse bir uçakta yolculuk yapmak veya bir araba sürmek 1900’lerin başında çok riskli olarak algılanırdı. Bugün bu risk daha az ve uçuşlar ve otomobil seyahatleri daha yaygın olarak kullanılıyor. Aksine çoğu insanın bugün düşme ihtimalinden veya çeşitli sakatlanma risklerinden dolayı ata binmeyi daha tehlikeli görebileceğini hissedebilirsiniz.


Özellikle yatırımlarda bakış açısı oldukça önemlidir. Yatırımlar hakkında daha fazla bilgi edindikçe, hisse senetlerinin nasıl alınıp satıldığı, genellikle ne kadar volatilite (fiyat değişikliği) bulunduğu ve bir yatırımı tasfiye etme zorluğu veya kolaylığı gibi bilgiler edinildikçe, hisse senedi yatırımlarının ilk satın alma işleminizi yapmadan önce düşündüğünüzden daha az riske sahip olduğunu düşünme olasılığınız yüksektir. Sonuç olarak, yatırım yaparken endişeniz daha az yoğundur, risk toleransınız değişmese bile, risk algınız gelişir.


Risk toleransınızı anlayarak, sizi tedirgin edecek yatırımlardan kaçınabilirsiniz. Yatırımlar hakkında daha fazla bilgi edindikçe, örneğin hisse senetlerinin nasıl alınıp satıldığı, genellikle ne kadar volatilite (fiyat değişikliği) bulunduğu ve bir yatırımı tasfiye etmenin zorluğu veya kolaylığını idrak ettikçe, ilk satın alma işleminizi yapmadan önce olduğunuzdan daha az riske sahip olduğunu düşünme olasılığınız yüksektir.


Betterment gibi bir robo-danışmanlık hizmetiyle yatırım yapmayı seçerseniz, risk toleransınız farklı yatırımların seçilmesinde önemli bir faktör olacaktır.


Yatırımlarınızı çeşitlendirin


Buffett gibi deneyimli yatırımcılar, risklerini belirlemek ve ölçmek için gerekli tüm araştırmaları yaptıklarına dair güven içinde olduklarından hisse senedi çeşitlendirmesinden kaçınırlar. Ayrıca konumlarını tehlikeye atacak potansiyel tehlikeleri tespit edebilecekleri ve yıkıcı bir kayıp almadan önce yatırımlarını tasfiye edebilecekleri konusunda da rahattırlar.


Efsane yatırımcı Andrew Carnegie'nin de dediği gibi, "En güvenli yatırım stratejisi tüm yumurtalarınızı bir sepete koyup sepeti izlemektir." Bu da demek oluyor ki yatırımcıların kendilerini Buffett ya da Carnegie gibi olduğunu düşünerek özellikle ilk yatırım yıllarında hata yapmamaları gerekiyor.


Riskleri yönetmenin popüler yolu, yatırımları çeşitlendirmektir. İhtiyatlı yatırımcılar, tek bir kötü olayın tüm varlıklarını etkilememesi veya farklı derecelerde etkilemesi beklentisiyle, farklı sektörlerde, bazen farklı ülkelerdeki farklı şirketlerin hisse senetlerine sahipler.


Her biri sürekli kâr ve büyüme hedefi gösteren beş farklı şirketlerde hisse senedi sahibi olduğunuzu düşünün. Şartlar kötü yönde de değişiyor. Yılın sonunda sahip olduğunuz iki şirketin (A ve B) iyi performans gösterdiğini ve %25 yükseliş gösterdiğini görebilirsiniz. Farklı bir sektörde seçtiğiniz iki şirketin (C ve D) hisselerinde %10’luk bir artış izleyebilirsiniz. Bu süreçte beşinci (E) hisseniz ise şirketin karşı karşıya kaldığı dev bir dava nedeniyle tasfiye edilmiş olabilir.


Çeşitlendirmeyle toplam yatırımlarınızdaki kaybı (portföyünüzün %20’si), iki en iyi şirketinizden elde ettiğiniz %10 kazanımla (%25 x %40) ve diğer iki şirketinizden elde ettiğiniz %4 kazançla (%10 x %40) telafi edebilirsiniz. Tüm portföyünüz %6 oranında düşse de (%20 kayba karşılık %14 kazanç) sadece E şirketine yatırım yapmaktan çok daha iyi bir durumda olursunuz.


Betterment gibi birçok robo-danışmanlar da yatırım portföylerinin çeşitlendirilmesi ve zamanla dengelenmesi konusunda emin davranmaya çalışırlar. Portföy dengesi bozuldukça Betterment gerekli ayarlamaları yapar.


Duygularınızı kontrol edin


Borsada kâr elde etmenin önündeki en büyük engel, kişinin duygularını kontrol edememesi ve mantıklı kararlar alamamasıdır. Kısa vadede, şirketlerin hisse senedi fiyatları tüm yatırım topluluğunun birleşik duygularını yansıtmaktadır. Yatırımcıların çoğunluğu bir şirket hakkında endişeli olduğunda, hisse senedi fiyatının düşmesi muhtemeldir; çoğunluk şirketin geleceği hakkında olumlu hissettiğinde, Hisse senedi fiyatı yükselme eğilimindedir.

Piyasa hakkında olumsuz hisseden bir kişiye "ayı" denilirken, pozitif karşılığı "boğa" olarak adlandırılır. Piyasa saatlerinde, boğalar ve ayılar arasındaki sürekli savaş menkul kıymetlerin sürekli değişen fiyatına yansır. Bu kısa vadeli hareketler; mantık, şirketin varlıklarının yönetimi ve beklentilerin sistematik analizi yerine söylentiler, spekülasyonlar ve beklentiler yani duygular üzerinden değerlendirilir.


Beklentilerimizin aksine hareket eden hisse senedi fiyatları gerginlik ve güvensizlik yaratır. Yatırımcılarda, “Pozisyonumu satıp bir kayıptan kaçınmalı mıyım? Fiyatın toparlanacağını umarak hisseleri elinde tutayım mı? Daha fazla almalı mıyım?” gibi soru işaretlerine yol açar.


Hisse senedi fiyatı beklendiği gibi performans gösterdiğinde bile, şu sorular ortaya çıkar: Fiyat düşmeden önce şimdi kâr satışı yapmalı mıyım? Fiyatın daha yükseğe çıkması muhtemel olduğu için pozisyonumu korumalı mıyım?


Bu gibi düşünceler özellikle piyasa fiyatları sürekli olarak izleniyorsa önünde sonunda zihninizde sizi harekete geçirecek bir noktaya ulaşacaktır. Bu noktada duygular söz konusu eylemin birincil dürtüsü olduğundan muhtemelen yanlış bir karar alınacaktır.


Bir hisse senedi satın aldığınızda, bunu yapmak için iyi bir nedeniz olması ve bu neden geçerli ise hisse senedi fiyatın ne olacağı yönünde bir beklentinizin olması gereklidir. Aynı zamanda yatırımlarınızı tasfiye edeceğiniz bir noktayı da mutlaka oluşturmalısınız. Özellikle de yükseliş konusundaki gerekçelerinizin geçersiz olduğu kanıtlanırsa veya beklentilerinizin karşılanmasına rağmen Hisse senetleri beklendiği gibi tepki vermiyorsa tasfiye süreci oldukça önemlidir. Başka bir deyişle bir menkul kıymeti ve bu stratejiyi satın almadan önce duygusal olmayan bir çıkış stratejisine sahip olmanız gerekir.


Önce temellere hakim olun


İlk yatırımınızı yapmadan önce hisse senetleri piyasaları ve borsada bireysel menkul kıymetler yatırımlarının hazırlanmasını öğrenmek için vakit ayırın. Borsada işlem gören bir fon (ETF) satın almadığınız sürece, odak noktanız bir bütün olarak piyasa yerine bireysel menkul kıymetler olacaktır. Tüm hisse senetlerinin aynı yönde hareket ettiği durumlar çok nadirdir. Endeksler 100 puan veya daha fazla düşse bile bazı şirketler Hisse senetleri yükselişe geçecektir.


İlk satın alma işlemini yapmadan önce aşina olmanız gereken alanlar şunlardır:


Finansal ölçümler ve tanımlar: Fiyat kazanç oranı (P/E), hisse başına kazanç (EPS), özkaynak getirisi (ROE) ve bileşik yıllık büyüme oranı (CAGR) gibi ölçümlerin tanımlarını anlamak gerekiyor. Nasıl hesaplandıklarını bilmek ve bu ölçümleri ve diğer göstergeleri kullanarak farklı şirketleri karşılaştırma yeteneğine sahip olmak önemlidir.


Hisse seçimi ve zamanlama konusunda popüler yöntemler: "Temel" ve "teknik" analizlerin nasıl yapıldığını, nasıl farklılık gösterdiğini ve her birinin bir borsa stratejisinizde en uygun olduğu yeri anlamalısınız.


Borsada satın alma türleri: Piyasa emirleri, limit siparişi, piyasa emirlerini durdurma, limit durdurma emirleri, zarar-durdurma emirleri ve yatırımcılar tarafından yaygın olarak kullanılan diğer türler arasındaki farkı bilin.


Farklı yatırım hesapları türleri: Nakit hesapları fazlasıyla yaygın olsa, marj hesapları belirli türde işlemler için düzenlemeler konusunda gereklidir. Marjın nasıl hesaplandığı ve başlangıç ve koruma marjı gereksinimleri arasındaki farkı anlamanız gerekir.


Bilgi ve risk toleransı birbirine bağlıdır. Warren Buffett'ın dediği gibi, "Risk ne yaptığınızı bilmemektir."


Kaldıraçlardan korunun


Kaldıraç sadece borsa stratejisi yürütmek için borç para kullanımı anlamına gelir. Bir marj hesabında, bankalar ve aracı kurumlar hisse senedi satın almak için, genellikle satın alma değerinin %50’sini kredi olarak kullanabilir. Başka bir deyişle, 10 bin dolar toplam maliyetle 100 dolarlık bir hisse senedinden 100 adet satın alma işlemi gerçekleştirildi. Aracı firma satın alma işlemini tamamlamak için 5 bin dolar kredi verebilir.


Kredi kullanımı kaldıraç uygular ve fiyat hareketlerini abartır. Hisse senedinin hisse başına değerlerinin 200 dolara taşındığını ve sizin sattığınızı düşünelim. Eğer sadece kendi paranızı kullanmış olsaydınız bu yatırımda getiriniz %100 olurdu. Hisse senedi almak için 5 bin dolar kredi almış olsaydınız 200 dolarlık satıştan elde ettiğiniz kâr ise komisyon firmasına ödenen faiz hariç olmak üzere %300 olurdu.


Hisseler yükseldiğinde bu durum kulağa harika geliyor fakat bu durumun tersi de mümkün. Hisse senedinin hisse başına 50 dolara düştüğünü varsayalım. Kaybınızın %100 oranında gerçekleşmesi yanında komisyon firmasına da faiz maliyeti ödemek zorunda kalabilirsiniz.


Kaldıraç bir araçtır ve iyi ya da kötü değildir. Ancak, bu araç en iyi şekilde deneyim ve karar verme yetenekleri konusunda güven kazanıldıktan sonra kullanılması daha doğrudur. Uzun vadede kâr elde edebileceğinizden emin olmak için çıkış stratejinizdeki riskleri sınırlayın.


Borsada koşmadan önce yürümek gerekiyor


Hisse senetleri yatırımları tarihsel olarak diğer yatırım türlerine göre önemli ölçüde daha iyi bir getiri sağlar. Borsa, herkes için eşit bir piyasa ortamı sağlayarak kolay likidite, saydamlık ve aktif düzenlenme süreci sunar. Borsaya yatırım yapmak, tutarlı tasarruf sahibi olmak isteyenler için büyük bir varlık değeri oluşturmak konusunda harika bir fırsattır. Yatırımcıların deneyim kazanması için zaman ve enerjiye gerekli yatırımı yapması gerekir. Risklerini uygun bir şekilde yönetmek ve sabırlı olmak, bileşik faiz büyüsünün onlar için çalışmasına olanak sağlar.


Ne kadar genç yaşlarda hobi olarak yatırım yapmaya başlanırsa o kadar iyi sonuçlar alınabilir. Fakat koşmadan önce yürümeniz gerektiğini unutmayın.


Alıntı:

https://www.borsagundem.com/haber/borsaya-yeni-girenler-icin-yatirim-kilavuzu/1523529


7 Ekim 2020 Çarşamba

Finans teknolojisi geleneksel bankaları geride bıraktı

 Akıllı telefon uygulaması aracılığıyla bankacılık hizmeti sunan Chime, 2020 yılında gelirlerini ve para transferi hareketlerini üçe katladı. Şirket, her ay yüzbinlerce yeni müşteri kabul ediyor ve bu müşterilerin bir kısmı, büyük bankalardaki hesaplarını kapatarak Chime’a geçiyor.


Wells Fargo ve Bank of America gibi büyük bankalar pandemi sırasında piyasa değerlerinde milyarlarca dolarlık kayıp yaşadı. Chime’ın piyasa değeri ise giderek yükseliyor.


Yalnızca 18 aylık bir sürede, Chime’ın piyasa değeri %1,015 artarak 14,5 milyar dolar seviyesine ulaştı. Bu da Chime’ı United Airlines, Tiffany ve Whirlpool gibi köklü şirketlerden daha değerli hale getirdi. Chime, popüler yatırım uygulaması Robinhood’u da satın alarak ABD’deki en değerli finans teknolojisi şirketi oldu.


Chime’ın kurucu ortağı ve CEO’su Chris Britt, Cnn’e yaptığı açıklamada, “hızlı bir büyüme süreci geçirdik. Biz doğru zamanda doğru yerde olan bir şirketiz çünkü birçok Amerikalı paraları söz konusu olduğunda endişeli” dedi.


Chime Amerikan vatandaşlarına, Get Paid Early (Maaşınızı Erken Alın) özelliği aracılığıyla, maaş hesaplarını Chime hesaplarına bağladıklarında, maaşlarına erken erişim olanağı sağlıyor.


Cep dostu, faiz oranlarına dirençli


Chime’ın geleneksel bankalara kıyasla bir avantajı var. Chime bir banka değil. Şirket, yatırım ve tasarruf hesaplarında bankalarla rekabet etse de, kendi FDIC sigortalı hesapları, Stride Bank da dahil olmak üzere, partner bankalarda tutuluyor. Chime gerçekten tüketicilere yönelik bir finans teknolojisi şirketi. Ve kredi veren kurumlardan tamamen farklı bir iş modeli var.


Şirket tüketicilerin hoşlanmadığı türden hesap işletim ücretlerine bağlı değil. Zaten birçok kişi de şu an bu ücretleri ödeyemiyor. Bunun yerine Chime, Visa’dan, müşteriler kartlarını her kullandığında küçük bir miktar kazanıyor.


Britt, “büyük bankalar ABD’de yaşayan insanların en zengin %20 ya da %25’lik kesimine hizmet etme konusunda başarılı. Diğer herkes cebinden fazla para çıktığını düşünüyor” dedi.


Chime’ın bir diğer önemli farkı, şirketin ABD Merkez Bankası’na ve tahvil piyasasına bağlı olmaması. Geleneksel bankalar, kredilerden alınan faizler ve bankaya yatırılan paralara verdikleri faizlerin arasındaki farktan para kazanıyorlar. Şimdilerde bu fark oldukça daraldı ve kredilerden ve hesapta duran paradan gelir elde etmek zorlaştı.


Chime kredi veren bir işletme değil. Bu da artan iflaslardan ve tarihin en düşük seviyelerindeki faiz oranlarından etkilenmediği anlamına geliyor.


Her şeyden önce, bu trendler Chime’ın menfaatine işliyor. Düşük Faiz oranları tüm dünyada yatırımcıları nakitlerinden sağlıklı getiriler elde etme yollarına yöneltti. Yatırımcılar riskli hisselere yatırım yapmak zorunda kalıyor ya da paralarını Chime gibi hızla büyüyen startup’lara yatırıyorlar.


Britt, “yatırımcılar iş modelimizin öngörülebilirliğini seviyor. Tahmin edilebilir bir modelimiz var ve kredi döngülerinden bağımsız” dedi.


Korona virüs teşviklerine erken erişim


Chime geçtiğimiz hafta 485 milyon dolar fon getirisi elde etti. Şirkete yapılan yatırımlar 1,5 milyar dolara ulaştı.


PitchBook’un Finans Teknolojisi Analisti Robert Le “pandemi tamamen dijital olan Finans hizmetleri için faydalı oldu. Çünkü kullanıcı dostu uygulamalar ve üye olması çok kolay” dedi.


Le diğer dijital finans teknolojisi şirketlerine yapılan yatırımları da değerlendirdi. Aynı zamanda uzaktan çalışma konusunda hizmet veren Zoom ve DocuSign gibi şirketlerin giderek artan hisse fiyatları da dikkat çekiyor.


Chime bu yılın bahar aylarında, 1,200 dolarlık teşvik ödemelerini kullanıcılarına beş gün erken verdiğinde büyük bir popülerlik yakaladı. Toplamda, Chime’ın müşterileri, 1,5 milyar dolar değerindeki hükümet teşviklerine erken erişim sağladı.


Britt, “bu büyük bir heyecan yarattı ve şirketin tarihinde en fazla yeni müşterinin dahil olduğu günlerden biri oldu. ABD’de insanların her gün karşılaştıkları zorluklara empatiyle yaklaşabiliyoruz. Değerlerimizden biri insan olmak ve müşterilerimizin ihtiyaçlarını anlayabilmek” dedi


Chime kredi verecek mi?


Chime’ın karşılaştığı en büyük zorluklardan biri giderek artan piyasa değerine denk bir performans sergileyebilmek.


PitchBook’tan Lee, “şirketin büyüme çizgisini sürdürme konusunda üzerinde büyük bir baskı var” dedi. Bir başka engel de rekabet. Özellikle de Chime, Chase ve diğer geleneksel bankalarda hesabı olan üst gelir grubundan müşterileri de hedeflediği için bu rekabet ortaya çıkıyor. Chime ise mortgage kredisi vermiyor, yatırım danışmanları yok" dedi.


Görünürlüğünü arttırmak adına, Chime bu yılın ilk dönemlerinde sert bir pazarlama kampanyası yürüttü.


Haziran ayında, Chime işletim ücreti gerektirmeyen bir Visa kredi kartı çıkardı ve Amerikalıların kredi notunu yükseltmeyi hedefledi. Kart bir kredi değerlendirmesi gerektirmiyor çünkü önceden para yatırılmış bir hesaba bağlı olarak çalışıyor. Chime bu aylık ödemeleri kredi bürolarına bildirerek, kullanıcılarının kredi notunu yükseltiyor.


Britt’e göre “bu insanların hoşuna gidiyor çünkü başlarının derde girmeyeceğini biliyorlar.”


Chime’ın yeni hamlesi, Britt’e göre kredi alanında daha da ilerleme kaydetmek. Bunu da ilk aşamada şirketin kullanıcılarının harcama ve fatura ödeme alışkanlıklarına yönelik verilerini kullanarak oluşturacağı bir kredi kartıyla yapacak.


Britt aynı zamanda, bir süre sonra otomasyon sistemiyle çalışan, sade bir yatırım platformunun oluşmasının da Chime için “doğal” olacağını söyledi.


Halka arz


Britt uzun vadede, Chime’ın halka arzının gerçekleşeceğini ancak bunun özel amaçlı satın alma şirketleri (SPAC) aracılığıyla olmayacağını söyledi. Son dönemde giderek popülerleşen bu uygulama, Nikola, DraftKings, Virgin Galactic tarafından, halka arz yöntemi olarak kullanıldı.


Britt, SPAC’ın Chime için doğru yaklaşım olmadığını söyledi ve şirketin halka arz aracılığıyla getiri elde etmek için acil bir ihtiyacının olmadığını vurguladı.


Britt, “değer kazanmak için halka arz konusunda aceleci değiliz çünkü tüm endeksler yukarı yönlü ve şirket hisseleri yüksek fiyatlardan satılıyor” dedi.


Alıntı:
https://www.finansgundem.com/haber/finans-teknolojisi-geleneksel-bankalari-geride-birakti/1523329



Yeterince doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekebiliyormuyuz ?

 Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı UNCTAD’ın her yıl yayınladığı Dünya Yatırım Raporu’ nun 2020 yılı sayısında yer alan verilere göre, Türkiye’ye gelen -gayrimenkul hariç- doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının (FDI) tutarı, 2019 yılında 5,6 milyar dolarla son 15 yılın en düşük seviyesinde gerçekleşmiş bulunuyor.


2009 yılında 19 milyar 937 milyon dolarla tarihinin en yüksek seviyesine ulaşan doğrudan yabancı sermaye yatırımları, 2015 yılından itibaren ise maalesef kesintisiz bir düşüş grafiği sergiliyor.


Doğrudan yabancı sermaye yatırım girişlerinin hızlandığı 2000 yılından bu yana geçen 20 yılda, toplam yatırım tutarı 165 milyar dolar olarak gerçekleşmiş bulunuyor. Bu tutarın 102,5 milyar dolarlık kısmı ile % 62’lik payı hizmetler sektörüne yönelik yatırımlar oluştururken, sanayi sektörüne yönelik yatırımlar da 62,7 milyar dolarla toplam girişlerin % 38’ini oluşturuyor. Alt sektör kırılımları itibariyle son 20 yılda en fazla yatırım çeken sektör ise 53,3 milyar dolarla finans ve sigorta hizmetleri olurken, imalat sanayiinde en fazla yatırımı 9,2 milyar dolarla gıda, meşrubat ve tütün ürünleri almış görünüyor.


YABANCI YATIRIMCI NASIL ÇEKEBİLİRİZ?


Türkiye’nin dış finansman ihtiyacını karşılamada her zamankinden daha fazla doğrudan yabancı sermaye yatırımına ihtiyaç duyduğu bir konjonktürden geçiyoruz. Özellikle tüm dünya önemli bir teknolojik sıçramanın eşiğindeyken sermayeden de ziyade know how & teknoloji transferi ayıca bir önem arz ediyor. Peki Türkiye olarak doğrudan yabancı sermaye çekmek için neler yapmalıyız? Bunun için, öncelikle yabancı yatırımcı tarafından sorun olarak görülebilen bazı ekonomik kırılganlıklarımıza kısaca baktığımızda;


* Yüksek cari açık


* Ciddi seviyede dolarizasyon


* Yüksek özel sektör borcu ve yabancı para açık pozisyonu


* Yüksek enflasyon


* Düşük katma değerli üretim alt yapısı


* Pahalı enerji


* Orta gelir tuzağı


* Karmaşık bir teşvik ve vergi sistemi


* Eğitim düzeyi ve becerisi görece düşük insan kaynağı


* Dünya genelinde görece düşük rekabetçilik düzeyi


gibi başlıklarla karşılaşıyoruz. Maddeleri artırmak ve detaylandırmak mümkün ama asıl mesele bu sorunların çözümü anlamında nasıl yaklaşmamız gerektiği. Bu konu başlıklarının bir çoğu makro düzeydeki politikalar ile çözümlenmesi gereken unsurlar ancak biz daha çok mikro düzeyde şirketler bazında yabancı sermaye çekmek & ortaklık vb. gibi işbirliklerine gidebilmek anlamında neler yapılabilir diye odaklanacak olur isek;


* En başta şirket misyon ve vizyonu ile uyumlu stratejik yönetim


* Strateji ile uyumlu planlar ve taktikler


* İş süreçlerinin doğru kurgulanması


* Risk yönetimi


* İç kontrol ve iç denetim


* Kurumsallaşma


* Kurumsal finans ve vergi yönetimi


* Teknoloji yatırımı


* En önemlisi kalite insan kaynağı istihdamı

 


gibi eylemleri hayata geçirmek olabilir. Türkiye Doğu Avrupa, Avrasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgelerinin en sanayileşmiş ülkelerinden birisi. Ciddi anlamda ekonomik potansiyeli olan ve nüfusuna bağlı olarak da yüksek tüketici talebi olan büyük bir pazar. Temennimiz makro ve mikro bazda doğru adımların hızla atılarak, ülkemizin ve şirketlerimizin dünya ticaretinde değer zincirinin vazgeçilmez bir parçası olarak hak ettiği değere ve güce kavuşması ile toplumsal refah düzeyimizin daha da artmasıdır.


Alıntı:

https://www.finansgundem.com/yazarlar/yeterince-dogrudan-yabanci-sermaye-yatirimi-cekebiliyormuyuz-yazisi/1523387




2 Ekim 2020 Cuma

Bankacılıktaki dijital dönüşümün ardındaki güç

 Giderek daha fazla banka dijital dönüşüm süreçlerini başlatıyor. Büyük bankalar bunu kendi bünyelerinde gerçekleştirirken, diğerleri finans teknolojisi şirketleriyle ortaklık kuruyor

Son dönemde dünya giderek artan bir şekilde dijital teknolojilerin çeşitli sektörleri yeniden şekillendirdiğine şahit oluyor. Bu sektörlerin başında da finans sektörü geliyor. Çevrimiçi bankacılığın 1990’lı yılların sonundaki mütevazı başlangıcından bu yana, finansta yeni bir dijital çağ başlıyor. Dijital dönüşüm, finans sektörünün temel bir bileşeni haline geldi. Ancak bu dönüşüm tam olarak ne? Kısacası, dijital dönüşüm, teknolojinin bir bankanın iş sürecine, ürünlerine ve hizmetlerine dahil olmasıyla ortaya çıkıyor.


Nihayetinde, dijitalleşme, yeni iş modellerinin oluşmasına ve piyasadaki tüm oyuncuların dahil olduğu açık bir ekosistemin gelişmesine yol açıyor. Dijital dönüşümün, teknoloji temelli bir strateji olarak görülmemesi gerekiyor. Başka bir deyişle, sadece böyle bir imkanınız olduğu için dijitalleşmeyi seçmezsiniz. Bunun yerine, bu süreç tamamen finansal kurumların, hızlı bir şekilde pazarın ihtiyaçlarına cevap veren bir strateji oluşturmasıyla ilgili.


Bir noktaya kadar, dijital dönüşümü tetikleyen trendlerden bir tanesi y kuşağına olan yönelim. Y kuşağı ürünlere ve hizmetlere dijital olarak erişim sağlamak isteyen bir demografik grup. Bu grubun üçte biri, bankalara ihtiyaç bile duymadıklarını düşünüyor ve %73’ü Google ve Amazon’un sunduğu finansal hizmetleri tercih ediyor. Ancak y kuşağı olsa da olmasa da, modern dünyayı teknoloji ve inovasyon olmadan düşünemeyiz. Bankacılık sektörü de bu durumun bir istisnası değil. Böylelikle, bankacılıkta teknolojik gelişmelerin sürece adapte edilmesi teknolojinin yaygınlaşmasından kaynaklanıyor.


Dijital bankacılık konseptinin temel bileşenleri, müşteri odaklı yaklaşım, kişiselleştirme ve mobilite. Bu üç element, bir bankanın altyapısını güçlendiriyor ve bankayı dijital iletişime ve ihtiyaç olduğunda yaklaşımlarda hızlı değişime hazır hale getiriyor. Pazarda bir “ilk” olmak birçok fırsat sağlıyor ve bankalar bunun farkında. İnovasyonu yakından takip edebilmek için, bankalar Finans teknolojisi çözümlerini geliştirmekte oldukça hızlı davranıyor.


Büyük bankalar, dijital dönüşümlerini kendileri tamamlamak istiyor. Bunu yapmak için de kendi bünyelerinde, bilgi teknolojileri ve rekabeti bir araya getiren dijital ekipler kuruyorlar. Ancak ne kadar adaletsiz görünse de, yıllardır kendi bilgi teknolojisi platformlarını geliştiren bankalar, genellikle modern güçlüklere karşı hassasiyeti en yüksek olan bankalar. İyi niyetlerine rağmen, sistemleri çoğu zaman eski teknoloji çözümlerini kullanarak oluşturulmuş oluyor. Bu sistemler de dinamik bir şekilde değişen, rekabetçi bir ortamda geride kalıyor.


Bankalar daha da büyüdükçe, inovasyonu iş süreçlerine dahil etmeleri o kadar güç bir hale geliyor. Benzer bir şekilde, birçok banka ve finansal kurum, finans teknolojisi şirketleriyle kurdukları stratejik ortaklıklar ve iş birliği süreçleriyle dönüşümlerini hızlandırıyor. Bankalar sektöre dair daha derin bir bilgiye sahip ancak finans teknolojisi şirketleri de teknolojilerin uygulanması konusunda deneyimli.


Alternatif olarak, bankaların finans teknolojisi projelerini satın almaları ve bu şirketlerin gelişimini yatırımda bulunarak desteklemeleri de oldukça yaygın bir uygulama. Aynı zamanda, finans teknolojisi şirketleri de iş modellerini dijital bir formata aktaran bir dönüşümü yönetiyor. Tüm bunların amacı bir hizmet olarak bankacılık anlayışıyla, daha iyi müşteri deneyimi yaratabilmek. Bu çerçevede, bankalar klasik finansal kurumlardan, dijital organizasyonlara dönüşüyorlar.


Dijital dönüşüm oldukça fazla çaba gerektiriyor ve maliyeti de yüksek. Belki de bu iş ortaklıkları yalnızca yerleşmiş bir bilgi teknolojisi (IT) ekibi olan bankalar için mantıklı bir çözümdür.


Giderek daha fazla banka çevrimiçi mecralara yöneliyor. Yalnızca ABD’de, geçtiğimiz 10 yılda Banka şubelerinin sayısı %9 azaldı. Benzer bankacılık ürünleri, dünyanın her yerinden 7/24 ulaşılabilen esnek hizmetlere dönüşüyor. Bu ulaşılabilirlik durumu, korona virüs pandemisi sürecinde önemini kanıtladı. Boston Consulting Group tarafından yayınlanan bir çalışmada, müşterilerin bankalarıyla iletişime geçme yöntemlerinde çarpıcı bir değişiklik olduğu söylendi. Katılımcıların %24’ü şubeleri daha az kullanacaklarını ya da hiç ziyaret etmeyeceklerini söyledi.


Her şeyden daha önemlisi, bankacılıkta dijital dönüşümün en büyük faydaları standardizasyon ve daha yüksek üretkenliğe, maliyetlerin düşmesine ve hem çalışanlarla hem de müşterilerle kurulan iletişimin gelişmesine yol açan otomasyon sistemleri. Bu sistemin çalışması için dijital sistemleri, uygulamaları, müşteri deneyimi platformlarını ve tüm altyapıyı bir araya getiren detaylı bir stratejiye ihtiyaç var. Dijital bir banka oluşturmak, yeni bir kurum kültürü ve esnek IT çözümleri gerektiriyor.


Dijital dönüşüm yeni fırsatlar yaratıyor ve rekabet avantajı sağlıyor ancak aynı zamanda güvenlik ve finansal sistemin istikrarı konusunda da yeni riskler ortaya çıkarıyor. Bankacılık sektöründe dijital dönüşüm artık kaçınılmaz ve yarının finansal gerçekliğini oluşturacak.


Yerli lityum iyon pil fabrikasının temeli atıldı

 ASPİLSAN Enerji tarafından Kayseri’de kurulacak lityum iyon pil üretim tesisinin temelleri, düzenlenen törenle birlikte atıldı.

Tesla gibi büyük otomotiv şirketlerinin de önemli yatırımlar yaptığı pil teknolojisi, özellikle elektrikli otomobillerin aramıza katılmasıyla daha önemli olmaya başladı. Bu konuda Türkiye’nin yerli çözümler üretmesi adına çalışmalar yürüten ASPİLSAN Enerji, Türkiye’nin ilk lityum iyon pil üretim tesisinin temelini Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın da katılımıyla Kayseri’de attı. 


Düzenlenen törende önemli açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, Kayseri’nin Mimarsinan Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulacak tesisin temel atma töreninde “Küresel güç Türkiye vizyonuyla hava, kara, deniz unsurlarından silah ve mühimmatlarına, radar ve elektronik harp unsurlarından siber güvenliğe, motor sistemlerinden uzay çalışmalarına kadar savunma sanayinin her alanında yerli ve milliliği esas olan çalışmalarımızı sürdüreceğiz” ifadelerini kullandı.


“Lityum iyon pil teknolojisi geleceğin petrolü olacak”


Lityum iyon pil teknolojisini geleceğin petrolü olarak nitelendiren Demir, bu teknolojinin depolanabilir enerji alanında kullanılacağını ve ilk olarak yurt dışına bağımlılığın azalacağını söyledi. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir’in tam açıklamaları şu şekilde:


“Dünya pil ve batarya üretim teknolojileri ve tiplerindeki yeniliklerin çeşitli platformlarda takibi yapılarak ülkemiz endüstrisine kazandırılması ve yerli üretimin en kısa sürede hayata geçirilerek dışa bağımlılığın en aza indirilmesi noktasında sektör olarak bunu sürdürmek zorundayız. Kayseri’de temeli atılan bu fabrika ile ilk lityum iyon pil üretimini de sağlamış olacağız. Ayrıca savunma sanayi sektörümüzün yerlileştirilmesine yönelik hazırlanan yenilikçi, Ar-Ge yoğun ve de katma değeri yüksek olan bu yatırım, pil teknolojisi ve üretimi konusunda öncelikle teknoloji transferi ile pil tasarımı, reçetesi ve üretim metodolojisine yönelik ülkemize teknoloji transferini ve Ar-Ge personelinin yetiştirilerek ülke içerisinde kendi pil teknolojimizi oluşturmayı sağlayacaktır.”


Hazırlanacak tesisin sadece mobilite sektöründe değil, enerji sektörünü de destekleyeceğini söyleyen Demir, “Ülkemizdeki çalışmaların yurt dışındaki gelişmelerin taklit edilmesi şeklinde değil, ülke şartlarına özgü yöntemler ile yapılmasını ve arz güvenliğini sağlayacak, bu alanda dışa bağımlılığı azaltacaktır” dedi.


Üretim kapasitesi 21 milyon adet olacak


Temel atma töreninde konuşma yapan ASPİLSAN Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Hakkı Doğankaya, firmada yaklaşık 300 çeşit batarya sistemi ve 20 çeşit akü sistemi üretileceğini söyleyerek, “Yapılan yoğun çalışmalar, görüşmeler ve analizler sonucunda, 2030'lu yıllarda dünyada yüzde 40'lık pazar payıyla 47 milyar dolarlık hacme sahip olacak nikel magnezyum kobalt baz yapıda yılda 21 milyon adet üretim yapabilecek kapasiteyle, kullanım alanı en yaygın ve pazar payı en büyük olan silindirik pil üretimine başlamaya karar verilmiştir. Hazırladığı 12 yıllık yol haritası kapsamında ASPİLSAN Enerji, savunma ve sanayimizin kullandığı ve kullanacağı mobil araç ve sistemlerin ihtiyaç duyacağı lityum iyon silindirik pillere ilave olarak prizmatik ve lityum iyon piller ile her türlü araç pili, yakıt pili, süper kapasitör, katı elektrolit, sıvı hidrojen ve metal anotları özgün, yerli ve milli olarak eşgüdümlü çalışmalarla tasarlamayı ve üretmeyi planlamıştır" ifadelerini kullandı.


Fabrika, 25 bin metrekare alana kurulacak


Yaklaşık 1 yıl içinde tamamlanması planlanan lityum iyon pil tesisinin yurt dışından temin edilecek makine altyapısıyla ilgili çalışmalarında son aşamaya gelindiği açıklanırken, tesisin Mimarsinan Organize Sanayi Bölgesi’nde 25 bin metrekare kapalı alanda faaliyet gösterecek tesis, pil üretim, batarya paketleme, Ar-Ge merkezi, idari ve sosyal tesisleri bünyesinde barındıracağını söyledi.


1 Ekim 2020 Perşembe

Hidrojen ucuzlayana kadar doğalgaz ile devam

Elektrik Üreticileri Derneği Başkanı Cem Aşık, hidrojen ekonomik bir kaynak halini alıp kullanılana kadar ‘en temiz fosil yakıt’ kabul edilen doğalgazın yaygın şekilde tüketilmeye devam edeceğini söyledi. Aşık, Türkiye’nin doğalgazı daha verimli tüketmesi gerektiğini vurguladı.

Türkiye enerji konusunda bir yandan dışa bağımlılığını azaltma politikası izlerken, bir yandan da bu alandaki küresel eğilimleri takip etmeye çalışıyor. Yani yerli kaynaklardan daha fazla yararlanma çabaları, çevre dostu yaklaşımlar da göz ardı edilmeksizin sürdürülüyor. Ancak fosil kaynak olmasına rağmen tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en azından şimdilik doğalgazdan vazgeçilemiyor. Elektrik Üreticileri Derneği Başkanı Cem Aşık, konuya ilişkin sorularımızı cevapladı.

►Doğalgaz kullanımı hem alan hem miktar olarak neden artıyor?

Evet, doğalgaz fosil bir yakıt. Buna rağmen bu yakıtın kullanımı artmaya devam ediyor. Özellikle Avrupa’da doğalgaz tüketimi arttı, ki bunun iki nedeni var. Biri ekonomik. Dünyada doğalgaz fiyatlarında düşüş yaşandı. İkincisi, kömür, petrol ve doğalgaz gibi yaygın kullanılan fosil kaynaklar arasında en temizi doğalgaz. Yani çevreyi en az kirleten fosil kaynak bu.

►Hava kirliliği yaratmayışının yanında sağladığı konfor da etkili değil mi?

Evet, doğru. Havayı kirletmeme ve sağladığı kullanım kolaylığı sayesinde sunduğu konfor da bu enerji kaynağından vazgeçilmesini güçleştiriyor. Bu arada elektrik üretiminde de yoğun kullanılan doğalgazın bu alandaki en önemli farkı ise istediğin zaman, daha doğrusu her an kullanabilmek için elinin altında bulundurabilmen. Yani elektrik alanında baz yük dediğimiz sürekli, kesintisiz elektrik üretebiliyorsunuz. Bugünkü teknolojiyle kullanılmakta olan şebeke sisteminin kesintisiz elektrik üretimine ihtiyacı var ve buna baz yük diyoruz.

►Peki doğalgaz uzun vadede de vazgeçilmez bir fosil yakıt mı olacak?

Uzun süreli projeksiyonlarda, şebeke sistemlerinde meydana gelebilecek pek çok değişiklikten söz edildiğini görüyoruz. Elektriği depolama, dağıtık üretimi daha iyi yönetebilecek akıllı şebekeler ve talep tarafı yönetimi gibi yeni teknolojik çözümler üzerinde de çalışılıyor. Tüm bunlarla birlikte ya da bunlardan bağımsız şekilde doğalgaz yerine ne kullanabiliriz sorusuna cevap arandığında hidrojen öne çıkıyor. Çünkü depolanabilir, yüksek ısı veren ve aynı zamanda sıfır karbonlu yakıt arandığında hidrojen akla geliyor. Yani termik çözümlere ihtiyaç azalsa bile bunların kullanımı daha uzun süre devam edecek gibi görünüyor. Dolayısıyla doğalgaz da öyle.

►Hidrojen nasıl kullanılacak peki?

Eğer insanlık hidrojenleşmeye doğru geçiş yapacaksa, hidrojen önce doğalgaz ile birlikte kullanılacak. Yani doğalgaza karıştırılarak... Daha sonra da tamamen hidrojen kullanılması hedefleniyor. Bu arada hidrojen sadece elektrik üretiminde değil, diğer alanlarda da kullanılabiliyor. Yani sanayide ve üretimde proses amaçlı kullanılabildiği gibi uzak mesafe taşımacılık alanlarında da kullanılabileceğini biliyoruz. Ancak hidrojen üretimi çok ucuz değil. Şimdi dünya bunu ucuza ve çevreci bir şekilde üretmenin yolunu arıyor.

►Hidrojeni hangi yollarla üretebiliyoruz?

Elektroliz bilinen en çevreci hidrojen üretim yöntemi. Bunu da rüzgar ya da güneş enerjisine bağlı yapıyorsanız çevreci olur. Buna da yeşil hidrojen deniliyor ve şimdi enerji dönüşümü için bu öneriliyor. Aslında en ucuzu, kaya gazından hidrojen üretmek. Ama bir ton hidrojen üretmek için atmosfere tam dört ton karbondioksit salınır, o yüzden tercih edilmiyor. En pahalı yöntem ise çevreci elektrikten hidrolizle bunu elde etmek. Bizim ulaşmak istediğimiz nokta ise bugünün en pahalı çevreci yöntemini, makul fiyatlara indirmek.

►Doğalgaz Türkiye’de yeterince verimli kullanılıyor mu?

Aslına bakarsanız, maalesef istenilen ölçüde verimli kullanıldığını söyleyemeyiz. Çünkü en verimli doğalgaz çevrim santralleri, piyasa fiyatları nedeniyle doğru dürüst üretim yapamazken, enerji yönetiminin uyguladığı politikalar gereği daha az verimli kimi santraller yoğun şekilde çalıştırılıyor. Oysa aynı miktarda doğalgazdan daha yüksek miktarda elektrik üretebilmenin yolu, en verimli mevcut gaz santrallerini olabildiğince duraklatmaksızın en yoğun şekilde çalıştırmaktan geçiyor.

►Doğalgaz santrallerinin sık sık dur-kalk yapmasının başka yan etkileri de olmalı...

Son yıllarda doğalgaz çevrim santralleri tabirî caizse çalışabilmek için debeleniyorlar. Çok kısa sürelerle çalışabiliyorlar. Günde sadece bir saat veya bunun da altında çalıştıkları çok oluyor. Bu çalışma şekli milli varlığımız olan doğalgaz türbinlerinin çok hızlı yıpranmalarına neden oluyor. Para kazanamadıkları için doğru dürüst rutin bakımlarını da yaptıramıyorlar. Dolayısıyla Türkiye elektrik üretim portföyünün önemli bir kısmını oluşturan kurulu güç için önümüzdeki yıllarda karşımıza ciddi arıza riskleri çıkabilir...

Alıntı: