22 Kasım 2020 Pazar

Madencilerin altın iştahı büyüyor

 Son 20 yılda Maden Kanunu’nda 21 değişiklik yapılmışken, meclise getirilen yeni yasa teklifiyle madencilik şirketlerine yeni kolaylıklar tanınmak isteniyor.

Dünyada pandemi ile birlikte belirsizlik arttıkça güvenli liman altına ilgi de büyüyor ve fiyatlar hızla artıyor. Türkiye'de de özellikle son zamanlarda altına ilgi dudak uçuklatıcı boyutlarda. Altın ithalatı ilk sekiz ayda 13 milyar doları geçerek verilen cari açıkta yüzde 50 pay aldı. 


Altına ilgi Türkiye'de öteden beri yoğun. Altın madenciliği bu ilgiden beslendi ve özellikle 2000'li yıllarda yabancı sermayeli şirketlere verilen cömert ruhsatlar ile çevre tahribatı pek de umursanmadan altın madenciliği özendirildi. 


Çanakkale-Balıkesir bölgesinde yoğunlaşan altın madenciliğinin yol açtığı doğa tahribatına karşı etkili bir sivil toplum hareketi de büyüyor. Bölgede 30 dolayında projeye ruhsat ve teşvik verilmiş durumda. Kanadalı Alamos Gold, en büyük yatırımcılardan. 


Türkiye’nin dünya altın üretiminde payı henüz yüzde 1'i pek aşmıyor. Ancak artan fiyatlar ve ithalat yerli üretimi daha da cazip hâle getiriyor ve iktidar, yaratılan çevre sorunlarını çok da dert etmeden teşvikleri esirgemiyor. 


Zamanı dolan ruhsatların yenilenmesini kolaylaştıran bir yasa teklifi de mecliste ve kolaylıkla geçeceğe benziyor. Altın iştahına karşılık madencilik için ruhsat alınan kırsalda yöre halkının, etkin sivil toplum kuruluşlarının doğaya verilen zarara karşı direnişi, hukuk mücadelesi ve örgütlenmesi de hızla büyüyor. 


Dünya ekonomisinde yaşanan istikrarsızlıklar sonucu güvenli liman olarak altına yöneliş, tüm dünyada revaçta. Bu da fiyatları yukarı çekiyor. Ama Türkiye’nin kendine özgü riskleri, bilinmezlikleri ile altın fiyatlarının yükseliş temposu dünya ortalamasının çok üstünde. 


Özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası toplumda büyüyen kaygı, olağanüstü hâl uygulamaları, otoriterleşmenin tırmanışı, yasama ve yargı üstünde tahakküm atakları, “tek adam” rejimine yöneliş, toplumun önemli bir kesiminde birikimleri altında tutma ve evlerde özel kasalarda, yastık altında koruma eğilimini artırdı. Buna, 2018 sonrası hızlanan döviz türbülansı ve enflasyonun yüzde 25’leri görmesi eşlik edince altına yöneliş daha da hızlandı ve bu da altında fiyat artışlarını iyice hızlandırdı. Örneğin 2019’da dünyada ons altın fiyatları yüzde 9,7 artmış iken Türkiye’de altının gram fiyatındaki artış yüzde 30’a yaklaştı. Pandemi yılı 2020’nin ilk dokuz ayında da dünya fiyatları yüzde 25’e yakın artarken, Türkiye’de aynı dönemdeki artış yüzde 49’u geçti. 


Türkiye’nin 2019 külçe altın ithalatı 250 tonu bulurken 2020’nin ilk sekiz ayındaki ithalat 174 tona yaklaştı. Ağustos itibarıyla son 12 ayda altın ithalatına 20,4 milyar dolar ödendi. 


Geleneksel olarak altına eğilimli olan Türkiye toplumunda yükselen talep külçe altın ithalatını, o da cari açığı büyütebiliyor. İthalatı ikame etmenin bir yolu yerli altın üretimini teşvik etmek, özellikle yabancı yatırımcıları ülkeye çekmek. Türkiye bunu, özellikle AKP rejiminde hızlandırdı ve yabancılara sağlanan teşvikler, tüm doğa tahribatına ve üretim yapılan yörelerin kırsal nüfusunun uğradığı mağduriyetlere rağmen sürdürüldü, yeni teşviklerle de sürdürülüyor. 


Merkez Bankası verilerine göre altın madencilerinin İstanbul Borsası’na yaptığı üretim bildirimlerine göre 2008 yılında 11 ton olan altın üretimi, birkaç yılda hızla arttı ve 2013’te 33,4 tona ulaştı. İzleyen yıllarda 30 ton dolayında olan yıllık üretim 2019’da 37 tonu buldu. 2020’nin ilk yedi ayında ise altın madencileri 20 ton altın ürettiklerini bildirdiler. Yılın tamamında üretimin 35 tonu bulacağı söylenebilir. Yıllık 250-270 ton külçe altın ithalatının yanında üretimin büyüklüğü yüzde 15 gibi kalıyor. Ama amaç üretimi, teşviklerle hızlandırmak. 


2002 yılından bu yana iktidarda bulunan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet Kalkınma Partisi, özellikle son yıllarda, altın madencilerinin şikâyetçi oldukları “çevre engelini” kaldıran bir dizi yasal düzenlemeyle yatırımları özendirme çabasında. Devlet kuruluşu Maden Tetkik Arama Enstitüsü de özellikle yabancı yatırımcılar için yasal düzenlemeler gerektiğini altın ile ilgili bir raporunda şöyle dile getiriyor: “… sık sık değişen yasal maden mevzuatı, yatırımcının işlerini zorlaştırmakta ve sektörden özellikle yabancı yatırımcıyı uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle, riski yüksek olan aramacılığa yatırım yapılmasını sağlayacak kolaylıkların sağlanması gerekmektedir.”


Son 20 yılda Maden Kanunu’nda yapılan değişiklik sayısı 21’i bulmuş durumda. Bu değişikliklerin beşi, Maden Kanunu’nun izinleri düzenleyen maddesiyle ilgili. Varoluş nedenini toprağa sahip çıkmak olarak tanımlayan Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşlarından TEMA Vakfı’na göre madencilik yasasında yapılan her değişiklikle daha fazla doğa ve tarım alanı, su varlıkları ve kültür mirası, madencilik faaliyetlerine açık hale getirildi. Özellikle 2004 yılında yapılan yasa değişikliğine dikkat çeken TEMA, bu yasa ile izin ve çevresel etki değerlendirmesi konularındaki düzenlemeler ile madencilik faaliyeti yapılabilecek alanların genişletildiğini, ormanlar, milli parklar, sit alanları, tarım alanları, su havzaları ve benzeri doğal ve kültürel zenginliklerin madenciliğe açıldığını hatırlatıyor.


Özellikle zengin canlı tür çeşitliliği, ormanları, kadim kültürü ve tarımsal ekonomisi ile Türkiye’nin ve dünyanın önemli doğa ve kültür alanlarından biri olan Çanakkale-Balıkesir bölgesindeki Kaz Dağları yöresi altın madencilerinin saldırısı altında. Bölgede 30 dolayında projeye ruhsat ve teşvik verilmiş durumda.


Kanadalı Alamos Gold en büyük altın madeni yatırımcılardan. ABD merkezli Newmont ile Avustralyalı Chesser Resources da önemli aktörler. Zaman zaman elindeki ruhsatları yerli şirketlere devreden Kanadalı Teck Resources da sektörde adı sıkça geçen bir diğer şirket. 


Kanadalıların yanı sıra yerli firma olarak Erdoğan rejimine en yakın gruplardan Çalık ile Cengiz Holding de altın yatırımcıları arasında. Erdoğan’ın 2016 darbe girişime kadar siyasi ortağı olan Gülen Cemaati’nin en önemli ismi Akın İpek’e ait Koza Altın İşletmeleri altın madenciliğinin öncü isimlerinden. Firmaya, darbe girişiminden sonra el konuldu ve şimdi devlet kontrolünde. Türkiye’nin eski kuşak holdinglerinden Eczacıbaşı, Nurol ve Koç’a ait madencilik firmaları da altın arama ruhsatlarına sahipler.


Altın madencileri bunca yasal düzenlemeye rağmen hâlâ birçok yeni teşvik ve mevzuat değişikliği talep ediyorlar. İktidar da altın hırsı ile teşvikleri artırmaktan geri kalmıyor. Ancak özellikle Kaz Dağları, Artvin, Erzincan yörelerindeki altın arama işlemleri ile toprağa, ormana, doğaya verilen zarar, sivil toplum kuruluşları ve örgütlenen yöre halkının direnişi ile karşılaşıyor. Sürdürülen hukuk mücadeleleri ile önemli mevziler kazanıldı. Bununla birlikte iktidar art arda yeni düzenlemeler getirmekten geri kalmıyor. Ekim ayı başlarında meclise getirilen yeni yasa teklifi ile bürokrasiye takılmadan ruhsat sürelerinin daha çok uzatılmasına imkân tanınmak isteniyor.


Kaynak:

https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/10/turkey-gold-rush-whets-appetite-of-gold-mining-companies.html



Türkiye’nin altın dosyası


https://ugurses.net/2020/10/16/turkiyenin-altin-dosyasi/


Döviz-faiz sıkışması ve yeniden küçülme

 19 Kasım’daki faiz artışı ile dövizin tırmanışını yavaşlatma ihtimali belirdi ama ekonomi yeni bir döviz-faiz mengenesine sıkışma, iç talepte ve dolayısıyla ulusal gelirde gerileme riski ile karşı karşıya.

Türkiye ekonomisi çok değil, bundan iki yıl önce yaşadığı yüksek döviz-yüksek faiz, oradan küçülme, sanayisizleşme, yoksullaşma döngüsünün bir yenisine daha giriyor. 


Dolar fiyatı, son bir yılda yüzde 48 aratarak 8.50 TL’yi gördü. 6 Kasım’da Merkez Bankası Başkanlığı’na yapılan yeni atama ve ertesi gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan ayrılması ile beklenen TL faiz artışı, Para Politikası Kurulu’nun 19 Kasım’daki olağan toplantısında 475 baz puan olarak açıklandı. 


Beklentilere yaklaşan bu artış, dolar kurunu ilk elde 7.60 basamağına indirirken, ülke risk primi de 400’ün altına indi. Yüzde 12 dolayında seyreden ve tırmanma eğilimi gösteren tüketici enflasyonu karşısında bu faiz artışının dövizden TL’ye yönelişi ne kadar sağlayacağı, yabancı yatırımcıyı ne ölçüde cezbedeceği henüz bilinmiyor. 


Faiz artışı ile dövizin tırmanışını biraz daha yavaşlatma, dolarizasyonu azaltma ihtimali belirdi ama bu operasyon sonucu 2018’de yaşandığı gibi ekonomi yeni bir döviz-faiz mengenesine sıkışma, bu sıkışıklıkla iç talepte gerileme, dolayısıyla ulusal gelirde gerileme riski ile karşı karşıya. Tırmanan pandemi salgınının kayıtlara yeterince girmeyen ürkütücü sonuçları bu ekonomik daralmanın üstüne binecek gibi. 


Bu da zaten zor bir yıl geçiren toplumu, ürkütücü boyutlara ulaşacak yoksulluk ve işsizlikle ağır bir kışa maruz bırakabilir. İşsizlik, dar tanımıyla yüzde 13,2 olmasına karşın geniş tanımıyla yüzde 30’larda seyrediyor. İşsiz sayısı dar tanımlı 4,2 milyon olarak ifade edilirken geniş tanımda 10 milyon kişiyi aşıyor. 

AKP rejimi, ağırlaşacak yoksullaşma ve işsizlik karşısında toplumu Erdoğan’ın “acı reçete” dediği cendereye katlanmaya hazırlıyor.


Erdoğan, reçeteye teselli olarak bir de hukuk reformundan söz ediyor. Bu “havucun” arkasında, hukuk devletinden uzaklaşmış bir ülke görüntüsü nedeniyle Türkiye’ye güveni azalan Batı dünyasına hoş görünme, bundan kaynaklanan sermaye girişi iştahsızlığını elimine etme niyeti de var.


Ayrıca içeride acı reçeteye karşı sızlanmalara karşı, “hukuk reformu” pansumanının işe yaraması umuluyor. Ne var ki Erdoğan’ın iktidarda durmasını sağlayan Cumhur İttifakı’nın ortağı Milliyetçi Hareket Partisi’nin daha da otoriterleşme istekleriyle bu hukuk reformunun nasıl uyum sağlayacağı bilinmiyor ve siyaset yeni türbülanslara gebe görünüyor. 


Sık aralıklarla yaşanmaya başlanan bu darboğazların temelinde AKP rejiminin yanlış, sorunlu iktisat politikalarında ısrarı; bu ısrarı “tek adam rejimi” de denilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin akıl dışılığıyla sürdürme hırsı yatıyor. 


İktidar olduğu 2002 sonlarından bu yana geçen 18 yılda, Türkiye’nin önüne gelen bir fırsat, yılda ortalama 50 milyar doları bulan umulmadık ölçüde dış kaynak girişi, hovardaca, döviz kazandırma potansiyeli düşük iç tüketimde, konut, inşaat sektöründe harcandı. AKP iktidarı, siyasi olarak getirisi de olan bu bonkör politikaları sürdürülebilir sanarak büyük bir yanılgıya düştü. 2013 sonrası şemsiye ters dönüp dış kaynak akışı kesilince, dış borçları geri ödemede zorlanır, kurduğu çarkı döndüremez oldu.


AKP iktidarı, özellikle son üç yılda ekonomik daralmayla erimeye başlayan seçmen kitlesini dinci, milliyetçi duyguları istismar edecek politikalarla tutmaya, konsolide etmeye çalıştı. Ne var ki bunu gerçekleştirmek üzere izlediği bazı dış hamleler dış dünyadan tecridine, güven kaybına mâl oldu. AKP rejiminin hem içeride hem dışarıda yitirdiği güven sonuçta dış sermaye girişinin kuruması ve döviz fiyatının 2016-2020 arasında yüzde 135 artışla 3 TL’den 7 TL basamağına çıkışına yol açtı ve bu durum ekonomide daralmayı kalıcı hale getirdi. Türkiye’nin son üç yıldaki yüzde 1,5 dolayındaki ortalama büyüme oranı, yüzde 5-6 olarak kabul edilen potansiyelinin neredeyse dörtte birine inmiş durumda. 


Her döviz tırmanışının TL faiz artışıyla yatıştırılmaya çalışıldığı hastalık nöbetlerinin bir yenisi daha kapıda. Bu nöbet, küçülme ve uzun bir durgunluk pahasına faizleri yükselterek yatıştırılmak isteniyor. 


24 Haziran 2018 seçimlerinin ardından başlatılan “tek adam rejimine” özellikle yabancı yatırımcılar ihtiyatla yaklaştılar ve ardından ABD ile yaşanan Rahip Brunson krizi ile dolar fiyatı hızla tırmandı. Doların 2018 haziran ayı ortalaması 4,6 TL iken eylül ayına kadar yüzde 40’a yakın artış gösterdi ve eylül ayı ortalaması 6,4 TL’ye kadar çıktı. Bu tırmanış karşısında iktidar, 14 Eylül 2018’de TL faizleri 625 baz puan artırdı ve haziran ortalaması yüzde 17,8 olan fonlama faizinin eylül ortalaması yüzde 24’e kadar çıktı. 


Yaklaşık bir yıl boyunca yüzde 24 dolayında seyreden fiili faiz, ekonomide sert bir durgunluk ve küçülmeyi de getirdi. 2018’in son çeyreğinde yüzde 2,7 küçülen GSYH, izleyen iki çeyrekte yani 2019’un ilk iki çeyreğinde yine negatif geldi, küçüldü. 


Faizlerin, 2019 ortalarında Merkez Bankası Başkanı da değiştirilerek düşürüldüğü, dövizin Merkez Bankası rezervleri eritilerek kamu bankaları üstünden piyasaya verilip baskılandığı 2019’un ikinci yarısında büyümeye geçildiyse de 2019’un tamamında büyüme yüzde 1’in altında kaldı. 


Ekonomi aynı düşük faiz, bastırılmış döviz fiyatı araçlarıyla 2020’nin ilk iki ayında canlı tutuldu ve GSYH, 2020 ilk çeyrekte yüzde 4,4 büyüdü. Ne var ki COVID-19 salgını ile marttan itibaren ekonomi kapandı, daraldı ve nisan-haziran dönemini içeren ikinci çeyrekte milli gelir yüzde 10’a yakın küçüldü. 


Haziran ayında, pandemi henüz kontrol altında değilken ekonomiyi erken açan iktidar, 2020’nin üçüncü çeyreğinde faizleri düşürdü ve krediyi alabildiğine genişleterek canlanmaya yöneldi. Bu zoraki ısındırmanın sonucu temmuz-eylül dönemini içeren üçüncü çeyrekte ekonominin yüzde 7 büyüdüğü tahmin ediliyor (TÜİK, 30 Kasım’da açıklayacak). 


2020 son çeyreğine girerken kredi genişlemesi durdu, faizler görece artırıldı ve eğer fiili faizler, 19 Kasım’da gerçekleştirilen 475 baz puan faiz artışı ile (TCMB fonlama maliyeti) son çeyrek ortalaması olarak yüzde 15 dolayında tutulursa, son çeyrek döviz kuru ortalaması 7 TL dolayına düşebilir. Tahminen, son çeyrekte ekonomi küçülmüş, yüzde 5 daralmış olarak yıl kapanacak. Bu da 2020 yılının tamamında iniş çıkışlarla GSYH’nın yüzde 1 küçülmesi ihtimalini güçlendiriyor. 


Ancak asıl unutulmaması gereken, küçülme 2020’nin son çeyreğiyle sınırlı kalmayıp 2021’in en az ilk yarısında sürebilecek. 2018’de benzer bir sürecin yaşandığı unutulmamalı. 2021’de küçülme, yükseltilen faizlerin iç talebi daraltması ile yaşanacak. Buna, pandeminin yeni kapanmaları zorlaması da eklenecek gibi. GSYH’da küçülme, 2021’in ikinci yarısına da taşabilir. Dolayısıyla 2021’in tamamında sert bir milli gelir daralması ve onun getireceği sert bir işsizlik, yoksullaşma dalgası çok muhtemel.


Mustafa Sönmez

Kaynak:

https://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2020/11/turkey-economy-central-bank-landmark-rate-hike-turkish-lira.html




21 Kasım 2020 Cumartesi

Krizleri iyi yöneten şirketler bağışıklık kazanıyor

 Dünyadaki tüm şirketler için geçerli bir gerçek var ki; krizler bir ihtimal değil, kaçınılmazdır. Türkiye’de ise kriz yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. Hatta rekabette üstünlük sağlamanın yolu da krize hazırlıklı olmaktan geçiyor. Dolayısıyla krizden kaçınmak mümkün değil, ancak krizi iyi yöneterek şirketi onun olumsuz etkilerinden korumak mümkündür.


“İyi kaptan fırtınada belli olur” derler. Fırtınanın getirdiği her sürprize önceden hazır olan kaptan, dalganın boyu ve şiddeti arttıkça dümeni ve makine dairesini ustaca yöneterek gemideki savrulmaları kontrolünde tutar ve gemisini her şartta limana yanaştırır. İyi yönetici de, krizlerin getirdiği eksileri elindeki artılarla tamamlayarak işletmesini kurtarabilendir. Bu nedenle Türkiye gibi ülkelerde faaliyet gösteren şirketlerde, fırtınalı denizlerde gemisini limana ulaştıran iyi kaptanlar gibi tecrübeli yöneticilerin çalışması oldukça önemlidir.


Krizlerde şirketlerin kapanması, personel azaltması ve küçülmesi beklenen sonuçlar olsa da, kaçınılmaz son böyle olmayabiliyor. 157 ülkede denetim, danışmanlık ve vergi hizmetleri veren PWC’nin 2019 yılında gerçekleştirdiği ‘Küresel Kriz Araştırması’ ile 43 ülkeden, 25 sektörde faaliyet gösteren 2 bin 84 katılımcı firmanın kriz yönetimleri incelendi. Katılımcılar arasındaki, ciddi bir krizle karşılaşmış bin 400 şirketin yüzde 42’si krizin ardından daha iyi konumda olduğunu belirtirken, bunlardan bir kısmı ise krizi iyi yöneterek gelirlerinde artış sağladıklarını açıkladı.


‘Sizi öldürmeyen şey, güçlendirir’, ama nasıl? Sorunun cevabı, krizi başarıyla yönetmiş şirketlerin uygulamalarında saklı.


Krizde en önemli avantaj, zor günde kullanmak üzere bir miktar yedek akçeyi bir kenarda tutan firmalarda. Krizden daha iyi çıkan firmaların yüzde 41’i krize, zor günler için bir kenarda tuttuğu yedek akçe ile yakalandı. Yedek akçesi olan firmalar, kriz planlarını daha sağlıklı uygulama ve sürece yayma imkanı bularak avantaj sağlamış oluyor. Türkiye’de ise şirketler genellikle çeşitli gerekçelerle kriz anında kullanılabilecek bir bütçeyi oluşturmaktan kaçınarak ilk hatayı yapıyor.


Krizden güçlü çıkmanın diğer bir yolu da iyi hazırlanmış bir kriz planına sahip olmaktan geçiyor (krizden güçlü çıkan firmaların yüzde 54’ünün iyi hazırlanmış kriz planı vardı). Bu planın her krizde yeniden güncellenmiş olması, farklı senaryolara uyumlu olacak şekilde esnek ve kapsayıcı olması ise kazanımı arttırıyor. Kriz planlaması yapmak için organizasyonun bu konuda tecrübe sahibi olması, yani pratik yapması gerekiyor. Bu konuda pratik yapmayı zaman kaybı ya da hayal dünyasında gezmek gibi görmemek, bu işin en önemli parçasıdır.


Krizden sonra daha iyi durumda olmanın bir koşulu da, krizin altında yatan nedenleri iyi analiz etmektir. Krizi iyi yöneten dört firmadan üçü krizin altında yatan nedenleri iyi analiz ederek, elde ettikleri gerçekler doğrultusunda hızla müdahaleye geçen şirketlerden oluştu. Bu firmalar elde ettikleri kriz gerçeklerini iç ve dış paydaşlarına da ileterek, onların da kriz anında desteğini alma avantajını kullanıyor. Krizin altında yatan nedeni iyi analiz edip çıkardıkları sonuçlara göre gerekli atımları hızla yapan firmaların yüzde 80’i krizden daha iyi sonuçlarla çıkıyor. Burada şirketlerin çevikliği de çok önemli. Hızlı analiz için çok yönlü iletişim tecrübesinin yanı sıra, veriye ve bilgiye önceden sahip olmak gerekiyor.


Kriz yönetimini değerlere bağlı kalarak yöneten iyi bir ekibin olması da başarıyı getiren en önemli etkenlerin başında geliyor. Krizden güçlü çıkan firmaların yüzde 93’ü süreci iyi bir ekiple yürüttüğünü ifade ediyor.


Toparlayacak olursak; COVID- 19 virüsüyle mücadele ederek galip çıkmış bünyelerin bağışıklık kazanması gibi, şirketler de iyi yönetilerek krizlere karşı direnç kazanmış olacaktır.


Her ne olursa olsun, gerekli önlemleri kriz olduğunda değil, kriz olmadan önce almak kaçınılmazdır. Kriz anında önlem almaya çalışmanın, denizde su alan bir gemiden kovayla suyu boşaltmaya çalışmaktan bir farkı olmayacaktır. Önemli olan geminin su almaya başlayacağını öngörerek gerekli önlemleri önceden alabilmek ve bunu alışkanlık haline getirerek, zamanı gelmeden gerekli planlamaları yapabilmektir.


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/krizleri-iyi-yoneten-sirketler-bagisiklik-kazaniyor/473006


Mesleki eğitim

 Bir ülkenin ekonomik ve sosyal gelişiminde eğitim sisteminin önemi yadsınamaz. Özellikle de mesleki eğitim, ekonominin rekabet gücü açısından büyük öneme sahiptir. Bu konudaki en güzel örneklerden biri; Güney Kore’nin sağladığı ekonomik mucizedir. 20. yüzyılda yaşamış olduğu savaştan tamamen yıkılmış olarak çıkan Güney Kore, yaratmış olduğu nitelikli işgücü sayesinde günümüzde tüm dünyaya yüksek teknoloji satar hale gelmeyi başardı. Güney Kore, eğitimdeki başarısını politeknik kolejler ve ortak mesleki eğitim enstitülerinin yanı sıra Kore Sanayi ve Ticaret Odası’nın da kontrolünde ağırlıklı olarak fabrika içinde yürütülen mesleki eğitimlere borçludur. Mesleki eğitim konusunda örnek gösterilen bir başka ülke olan Almanya’da ise, iş dünyasında kullanılan standart bilgi ve becerilerin eğitim sürecine aktarılmasını sağlamak için öğrenciler haftada 3 ya da 4 gün iş yerlerinde eğitiliyor. Güney Kore ve Almanya’da olduğu gibi, mesleki eğitim konusunda başarıyı yakalamış olan ülkelerde, piyasayla işbirliği içinde olan ve ekonominin istediği yeterlilikte insan kaynağını yetiştirecek niteliklere sahip bir mesleki eğitim sistemi uygulanıyor.


Türkiye ise, 2015 yılında uygulamaya koyduğu üretim ve istihdam teşvik paketinde, devlet destekli staj programları ve sübvansiyonlarla güçlendirilmiş olan Güney Kore’nin mesleki eğitim sistemini model olarak aldı ve mesleki eğitimin sanayi ile iç içe gelişmesi konusunda yol almaya başladı. İşsizlerin iş, sanayicinin de çalıştıracak eleman bulamaması ikilemini aşmaya çalışan Türkiye, bu modelle organize sanayi bölgeleri gibi üretim merkezlerini mesleki eğitim için birer laboratuvar olarak kullanmak gibi son derece doğru bir yola girmiş oldu.


OSB'lerde 72 meslek lisesi var


Türkiye, her organize sanayi bölgesine bir meslek lisesi kurabilmesi durumunda, reel sektörün ihtiyaç duyduğu nitelikteki insan kaynağını yetiştirme imkânını daha kolay bulacaktır. Son yıllarda özel sektörün de desteğiyle bu konudaki eksikliği giderecek önemli yatırımların gerçekleştirilmiş olması, gelecek açısından hepimizi umutlandırıyor. Organize Sanayi Bölgeleri Derneği’nin verilerine göre; Türkiye genelinde 80 ilde 325 OSB bulunuyor. Şimdiye kadar OSB’lerde 72 Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi açılmış ve bu okullarda toplamda 45 bin 514 öğrenci eğitim görüyor. OSB’lerdeki mesleki eğitim merkezlerinde ise 10 bin 822 öğrenci eğitim görüyor. Reel sektörün istediği kalifiyede yetişen bu öğrencilerin çoğunluğu eğitimlerini tamamladıktan sonra daha yüksek ücretle iş bulabilirken, üniversite mezunlarının iş bulması ise yıldan yıla zorlaşıyor. İŞKUR verilerine göre, son 15 yılda lise mezunu kayıtlı işsiz oranı azalırken, üniversite mezunlarının oranı artış gösteriyor. 2005’te kayıtlı işsizlerin yüzde 47’si lise mezunu iken bu oran 2019’da yüzde 26’ya düştü. Aynı dönemde üniversite mezunu kayıtlı işsiz oranı ise yüzde 12’den yüzde 26’ya kadar yükseldi. Yine İŞKUR’un Ağustos 2019 verilerine göre 4 milyon 44 bin işsizin yüzde 40.2’si ilköğretim mezunu, yüzde 26.4’ü lise ve yüzde 25.6’sı üniversite mezunu. Bu da üniversite mezunlarının iş arayışında lise mezunlarından daha şanslı olmadığına işaret ediyor. Veriler de gösteriyor ki; ülke ekonomisinin ihtiyaçlarına göre planlanmış ve istenilen yeterlilikte insan kaynağını yetiştirebilecek kaliteye sahip mesleki eğitimin desteklenmesi reel sektörün de beklentisidir.


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/mesleki-egitim/480242



Yüksek teknoloji ve orta gelir tuzağı

 Yoksulluk sınırından kurtulmuş ancak yüksek gelir grubuna girememiş gelişen ülkelerin deneyimlediği bir iktisadi olgu olan ve kişi başına geliri 10 bin dolar seviyesindeki ülkeler ligi için kullanılan orta gelir tuzağından çıkmanın yolu, yüksek vasıflı işgücü ve uzmanlaşmaktan geçmektedir. Güney Kore gibi bazı Doğu Asya ülkeleri, eğitimli işgücü ile uzmanlaşmayı sağlayarak yüksek teknoloji ürünlerinin ihracattaki payını artırarak orta gelir tuzağından kurtulmayı başarırken, Türkiye ve Latin Amerika ülkeleri ise emek yoğun ürünlere ağırlık verdikleri için bu durakta bekleme sürelerini günümüze kadar sürdürdüler.


Gelişmişlik düzeylerinin belirlenmesinde ve ülkelerin sınıflandırılmasında teknolojinin oynadığı rol gittikçe artmaktadır. Ülkelerin ihracatlarında, yüksek teknolojiye sahip ürünlerin oranı yükseldikçe, uluslararası pazarlardaki rekabet güçleri de o oranda yüksek olur. Bu ürünler, yüksek katma değer içerdikleri için çıktığı ülkenin sürdürülebilir refah artışının sağlanmasında da son derece etkili olmaktadır. Bu nedenle gelişme yolunda hız kesmeden ilerlemek isteyen ülkeler, nihai hedefi olarak bilgi, teknoloji üretebilir birikime ve beşeri insan kaynağına ulaşmak zorundadır.


Bu arayış yaklaşık 50 yıldır orta gelir tuzağında duraklayıp kalmış Türkiye için de geçerlidir. Bu kapsamda Ar-Ge ekosistemini güçlendirmek için milli teknoloji hamlesi başlatan ülkemiz, 2019 yılında yüzde 1 seviyesinde olan Ar-Ge harcamalarının GSYİH’ya oranını 2023 yılında yüzde 1.8’e çıkarmayı hedeflemiştir. 2019 yılında 5.9 milyar dolarlık yüksek teknolojili ürün ihracatına karşılık (toplam ihracatının yüzde 3.62’si), 23.6 milyar dolarlık ithalat gerçekleştiren (toplam ithalatının yüzde 15.3’ü) Türkiye, 2000’li yılların başında sadece tüplü televizyon üretiminde sağladığı rekabetçilik sayesinde, o yıllarda yüksek teknolojili ürün ihracatının toplam ihracatındaki payını yüzde 6,73’e kadar çıkarmayı başardı. Ancak, daha sonra LCD ve ardından LED teknolojisinde geri kalınca 2004 yılında 2.9 milyar dolar olan TV ihracatı, 2019’da 1 milyar dolara geriledi. Şimdilerde ise askeri amaçlı havacılık araçları ve optik cihazlar ile ilaç ve eczacılık ürünlerinin ihracatında artış yaşanmakla birlikte bu ürünlerin toplam ihracat içindeki payı ise sınırlı düzeydedir.


2019 Dönemi Küresel Rekabetçilik Endeksi hesaplamalarına göre; Türkiye 141 ülke arasında, 2018 yılında da olduğu gibi 61. sırada yer almıştır. Türkiye’nin göreceli olarak iyi performans gösterdiği alanlar 57.8 puanla bilgi ve iletişim teknolojileri, 74.3 puanla altyapı, 52.9 puanla işgücü piyasası olmuştur. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı verilerine göre ise, Türkiye’de 80’den fazla teknopark, 5 bin 400’den fazla teknopark şirketi bulunuyor. Bu şirketler, 30 binden fazla araştırma geliştirme projesini tamamladılar ve 9 binden fazla Ar-Ge projesini sürdürüyorlar. Ülke genelinde ise bin 500’ün üzerinde Ar-Ge ve tasarım merkezi özel sektörde aktif olarak faaliyetlerini sürdürüyor. 2019 yılında 48 ilde faaliyet gösteren Ar-Ge merkezlerinde 34 bin 239 proje yürütülürken, 42 sektörde faaliyet gösteren Ar-Ge merkezlerinde üretilen ürünler için patent başvurusu 11 bin 855’e, tescillenen patent sayısı ise 4 bin 413’e ulaştı. Ülke genelindeki tasarım merkezlerinin sayısı 344’e ulaştı. 23 ilde 34 farklı sektörde faaliyet gösteren tasarım merkezlerinde, 4 bin 980 proje yürütülüyor. Tasarım merkezlerinde, tescillenen patent sayısı 141, tescilli marka sayısı 810, tescilli tasarım sayısı bin 250 olarak kaydedildi.


Türkiye’de Ar-Ge’ye liderlik, kamu ya da üniversiteler değil, özel sektörün elinde. Ar-Ge ve tasarım konusunda ülkemizin henüz yolun başında olduğu söylenebilir. 18 Eylül 2019’da yürürlüğe giren “Teknoloji Odaklı Sanayi Hamlesi Programı Uygulama Esasları Tebliği” ile Türkiye’nin ulusal seviyede teknolojiye her düzeyde hakim olmasının yol haritası belirlendi. Daha iyi bir gelecek için ulaşılması zorunlu olan bu hedef doğrultusunda, kamu ve özel tüm kaynakların en doğru şekilde kullanılması için her kesime büyük sorumluluk düşmektedir.


Devletin son yıllarda Ar-Ge teşviklerini ciddi miktarda arttırmış olması, Türkiye’nin yüksek teknolojiyi geliştirme yolunda bu kez başarılı olacağına dair umutlarımızı güçlendirmektedir.


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/yuksek-teknoloji-ve-orta-gelir-tuzagi/484295



Ar-Ge’ye harcadığımız 8 milyar dolar ne ifade ediyor?

 Geçtiğimiz günlerde TÜİK, 2019 yılı Ar-Ge istatistiklerini açıkladı. Türkiye, 2019'da Ar-Ge’ye toplam 8,1 milyar dolar harcamış. 10 yıl içerisinde Türkiye'nin Ar-Ge harcamasının GSYH içindeki payı yüzde 0,8'den 1,06'ya çıkmış. Önemli olan detaylardan birisi, Ar-Ge harcamasını kimin yaptığı. Yıllardır özel sektörün Ar-Ge'ye kaynak ayırmasının önemini konuşuyoruz. İyi ülke uygulamalarında şirketlerin Ar-Ge harcamasının toplam Ar-Ge harcamasının yarısından fazlasını oluşturduğunu görüyoruz. Türkiye'deki Ar-Ge istatistiklerinde gördüğümüz güzel haber: 2019'da toplam Ar-Ge harcamasının yüzde 64'ünü şirketlerin yapmış. 10-15 yıl içerisinde bu pay önemli şekilde değişti. Peki bu değişim şirketlerin Ar-Ge'ye gerçekten ilgi-ihtiyaç duyması ve kaynak ayırması sayesinde mi oldu? Eğer öyleyse 15 yıl içinde artık şirketler tarafındaki ticarileşen Ar-Ge çıktılarını ve bunun verilere yansımalarını görmemiz gerekir sanıyorum. İnovasyonu ve inovasyon ekosistemini değerlendirirken tekrar tekrar hatırlamamız gereken: Ar-Ge harcaması inovasyon için girdidir ve girdileri değil çıktıları ölçmek daha anlamlıdır. Buradan şirketlerin Ar-Ge harcamasındaki payına dönersek, son 15 yılda Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, TÜBİTAK, KOSGEB gibi kamu kurumlarının şirketler kesimine yönelik destekleri önemli şekilde arttı. Bu desteklerle Ar-Ge altyapısı kurmanın, Ar-Ge Merkezi açmanın yanında, şirketler Ar-Ge projeleri yazarak hibe almayı öğrendiler ve geliştirdiler. Ar-Ge projesi desteği alan şirketlerin sayısı 15 yıl içinde neredeyse 10 katına çıktı. Bu destek programları ve hibeler Türkiye'deki toplam Ar-Ge harcamaları içinde şirketler kesiminin payının artmasını tetikledi. Girdiler açısından bakarsak güzel de oldu. Şirketlerin payı açısından örnek olarak gösterilen ülkelere yaklaştık. Bu eğilim dünyada da benzer şekilde ilerledi. Son 10 yıldaki küresel verilere bakarsak, şirketlerin Ar-Ge harcamalarının büyüme oranının, toplamın ve diğer bileşenlerin büyüme oranlarının hep üzerinde olduğunu izliyoruz.


Peki Ar-Ge çıktıları, bunların ticarileşmesi ve ihracat gibi göstergelere yansıması ne zaman nasıl gerçekleşir? Önce TÜBİTAK'ın son birkaç yılda özellikle şirketler tarafında ticarileşme odağını benimseyerek araçlarını ve programlarını yenilemesinde olumlu gelişmeler olduğunu belirteyim. Umarım bunlar sonuç odaklı ve iyi bir izleme-değerlendirme sistemi ile önümüzdeki yıllarda Ar-Ge çıktılarına yansıyor olacak. Fakat bir yandan da Türkiye'nin yıllar içinde çok da değişmeden Ar-Ge'ye 8 milyar dolar harcayabildiğini görüyoruz. Bu ne demek? Bununla neler yapılabilir bir hatırlayalım mı? Milli uçak mı, milli otomobil mi, milli ilaç mı yoksa hepsi mi? 8 milyar dolar hepsine yeter mi?


Daha önce de benzer karşılaştırmalar yapmıştım, bunların sadece girdi olarak düşündüğümüzde Ar-Ge harcamasının seviyesini görmek olduğunun altını çizeyim önce. Dünyada Ar-Ge'ye en fazla kaynak ayıran şirketlerden Amazon 23 milyar dolar Ar-Ge harcaması yapıyor. Yine üst sıralarda olan Volkswagen 16 milyar dolar harcıyor. Roche, 11 milyar dolar harcıyor. Yani günün sonunda 8 milyar dolarlık Ar-Ge harcaması söz konusu olduğunda yine karşımıza akıllı uzmanlaşma kavramı çıkıyor. Türkiye'nin kaynak kısıtını da göz önünde bulundurarak odak belirlemeden, seçim yapmadan Ar-Ge girdilerini çıktılara dönüştürmesi çok zor. Rekabet gücümüzü artırabileceğimiz alanlarda öncelik belirleyip o önceliklere özel tasarlanmış araçlarla altyapı, insan kaynağı, Ar-Ge harcaması gibi girdilerimizi değere dönüştürmeye odaklanmak gerekiyor.


Kaynak:

https://www.dunya.com/kose-yazisi/ar-geye-harcadigimiz-8-milyar-dolar-ne-ifade-ediyor/488318