9 Aralık 2020 Çarşamba

Çin, Irak’ı da ele geçirmek üzere

 Çin, Afrika ülkelerinde izlediği politikanın bir benzerini Irak’a taşımaya hazırlanıyor

Kısa sürede dünya ekonomisinde önemli bir noktaya gelen Çin, Afrika’da birçok ülkenin ekonomisini kontrol ediyor. Genellikle kabilelerin yönetiminde olan bölgelerde ya da hükümet üyelerine yüksek miktarda para veren Çinli şirketler, bölgedeki limanlar başta olmak üzere gümrüklerde söz sahibi konumuna geliyor. Bu sayede başka ülkelerden gelen ürünlerin pazara girmesini zorlaştıran Çinli şirketler, kendi ürünlerini istedikleri fiyattan bu pazarlarda satabiliyor ve büyük avantajlar sağlıyorlar. Çin benzer bir politikayı Irak’ta uygulamaya geçirmeye çalışıyor.

Çinli China ZhenHuca Oil Co şirketi ile nakit sıkıntısı içindeki Irak hükümeti arasında milyarlarca dolar büyüklüğünde bir sözleşme üzerinde anlaşmaya varmak üzere olduğu ortaya çıktı. Çinli China ZhenHuca Oil Co, uzun vadeli petrol tedariki karşılığında peşin ödeme yaparak nakit sıkıntısı içindeki Irak hükümetini kurtaracak milyarlarca dolar büyüklüğünde bir sözleşme imzalamaya hazırlanıyor.

Bu, Çin'in devlet kontrolündeki banka ve şirketlerinin zor durumdaki petrol üreticisi ültkelere destek sağlamasının son örrneği olacak.

Çinli şirketler ve bankalar daha önce de geri ödemesi petrol olarak yapılacak şekilde Angola, Venezuela ve Ekvator'a milyarlarca Dolar kredi vermişlerdi.

Nihai karar Başbakan Mustafa Al-Kadhimi tarafından verildi. SOMO'nun geçtiğimiz ay açtığı ihaleyi kazanan ayda 4 milyon varil, günde 130 bin varil petrol alacak. 1 yıllık petrolün parasını peşin olarak ödeyecek. Bir yıllık petrol için peşin ödeme Irak'a 2 milyar dolardan fazla gelir sağlayacak.

5 Aralık 2020 Cumartesi

"Bir toplumun kendisini ileriye taşıyabilmesi için en önemli unsurlardan birisi hatta başlıcası 'güven' ... "

 Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, çevrimiçi olarak gerçekleştirilen TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, daha önce Asya veya Afrika’da patlayan salgınlar gibi Kovid-19’un da o bölgelerde sınırlı kalacağının düşünüldüğünü belirtti.


Salgının kaynağından doğru bilgi akışının sağlanmamasının belki de önlenebilecek bir küresel felaketin önünü açtığını ifade eden Kaslowski, şunları kaydetti:


“Ülkelere, bireylere, ekonomilere büyük zarar verdi. Gelir dağılımı uçurumu derinleşti. Eşitsizlik ve yoksullukta patlama yaşandı. Dışarıdan tedarikin riskleri su yüzüne çıktı. Tedarik zincirlerinin güvenliği çok büyük önem kazandı. Yatırım faaliyetleri bu doğrultuda şekil almaya başladı. Yerli sanayinin korunmasının önemi giderek daha fazla vurgulanır oldu. Dünya Ekonomik Forumu’nun Başkanı Klaus Schwap, neo-liberal anlayışın bırakılması gerektiğini, artık farklı bir küreselleşme modelinin gerektiğini yazdı. Pandemi tecrübesi, iklim değişikliği sorununun küresel ölçekte yaratacağı etkinin boyutunu, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirginleştirdi. Yılın sonlarına doğru aşı çalışmalarından gelen haberler, tünelin sonunda bir ışık olduğu müjdesini verdi. Bilim ile bilim dışının anlaşılmaz şekilde bir büyük mücadele içine girdiği günümüzde, bilim insanlığa katkısını bir kez daha gösterdi. Geliştirilecek aşıların, dünyadaki tüm insanların erişimine, dayanışma içinde, eş zamanda ulaştırılmasını diliyoruz ve bekliyoruz.”

Kaslowski, bu kadar kısa sürede böyle bir ilerlemenin kaydedilmesinin bilim dünyasındaki iş birliği ahlakı, karşılıklı güven ve bilgi paylaşımına dayandığını belirterek, öncü şirketlerden BioNtech’in kurucularının Türk kökenli olmasının gurur vesilesi olduğunu, gerekli eğitim, özgür araştırma ortamı ve imkân sağlandığında nelerin başarılabileceğini gösterdiğini söyledi.


Simone Kaslowski, hemen hemen tüm ekonomilerin, bu dramatik değişikliklere ve pandemi krizinin şoklarına hazırlıksız yakalandığına işaret ederek, “Dünyada olduğu gibi ülkemizde de iktisat biliminin gereklerinden sapma gösteren politikalar, sorunların derinleşmesine yol açtı. Büyümeyi gözeten bir yaklaşım benimsenirken, bunun yönetiminde sorunlar yaşandı. Büyüme tercihi bir ölçüde gerekli sayılabilir. Ancak bu politikanın izlenmesinde çıkan sorunlara uygun tepki verilmemesi sonucu, tıkanıklıklar yaşandı. Doğru zamanda araç ve güzergâh düzeltmesine gidilmemesi piyasalarda dengesizliklere, döviz rezervlerimizin erimesine yol açtı.” diye konuştu. 


Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın son dönemdeki beyanlarından ise, pandeminin yaygınlığı ve toplumsal sağlığa verdiği zararın tahmin edilenden daha vahim olduğunun anlaşıldığını, yeni alınan tedbirlerin, durumu tüm çıplaklığıyla göstermiş olduğunu aktaran Kaslowski, sözlerini şöyle sürdürdü:


“İş dünyası olarak bir taraftan çalışanlarımızın sağlığını ve istihdamı korumaya çalışırken, diğer taraftan olağanüstü etkilenen piyasa koşulları ile mücadeleye odaklandık. Tüm bu süreç boyunca ekonomik istikrar, piyasa işleyişi, pandeminin sektörel etkileri ve dış ticaret gelişmeleri ile ilgili olarak özel sektörün görüş ve önerilerini karar alıcılar ile sürekli paylaştık. Üyelerimizin şirketlerinin, hangi sektörde olurlarsa olsunlar, bir taraftan krizi yönetmeye çalışırken, diğer taraftan da piyasa, iş yapma ve yönetim tarzlarını sarsan bu değişim dalgasına uyma çabasında olduklarını biliyorum.


Dünyada artan şirket ve devlet borçluluğu, yeni şartlara uyum açısından hepimizi zorluyor. Devletlerin piyasa mekanizmalarını tahrip etmeden neler yapması gerektiği hususu ile yeni bir parasal genişleme döneminin arifesinde olup olmadığımız tartışılıyor. Bu aşamada, yeni ekonomi yönetimiyle yeni bir başlangıç yapma olanağı doğdu. Nitekim ilk alınan tedbirler piyasalarda hemen bir rahatlamaya yol açtı.”


Yaşanılan deneyimlerden sonra ekonomi yönetiminde neye ihtiyacın olduğunu şaşmaz bir kesinlikle bildiklerini belirten Kaslowski, “Yalınlık, şeffaflık, öngörülebilirlik, kurumsallık, hesap verilebilirlik, karar vericilerle ekonominin aktörleri arasında yapıcı ve süreklilik arz eden bir iletişim. Bu özelliklerin kısa vadeyi yönetirken, uzun vadede atılması gereken zorunlu adımlara da bizi hazırlayacağına inanıyoruz.” dedi.


Kaslowski, yaşanılanlardan öğrenilen bir dersin daha olduğuna işaret ederek, “Ekonomi politikaları, piyasaların işleyişi, sermaye akışlarının yönü elbette rasyonel yaklaşımlara, iyi yönetime, konusuna hâkim teknokrat ve bürokratlara gereksinim duyuyor. Ancak bunlara ilaveten hukukun üstünlüğü, hızlı ve adil şekilde çalışan güvenilir bir yargı sistemi olmadan, bu özellikler kalıcı ve sürdürülebilir büyümenin önünü açmaya, yatırım sermayesinin ülkeye akmasını tek başlarına sağlamaya yetmiyor.” diye konuştu.


Reform hedefleri ilan edildiğinde, hukuk ve yargı reformunun da bu gündemin içinde olduğunu duymalarının memnuniyet verici olduğunu vurgulayan Kaslowski, bu reformların, toplumu her açıdan etkileyen genel bir hukuk felsefesi ve yargı anlayışı çerçevesinde ele alınması, toplumsal katkı alacak şekilde formüle edilmesi gerektiğini dile getirdi.


“YENİ BİR TÜRKİYE HİKAYESİ…”


Kaslowski, yeni yıla zor koşullarda girileceğine kuşku olmadığını belirterek, “Daha önce pek çok kriz yaşamış, bunları yönetmiş ve atlatmış bir ülkeyiz. Temel hak ve hürriyetler konusunda daha az güvenlikçi, daha fazla özgürlükçü bir çizgiye geldiğimiz taktirde, ülkemizin enerjisini verimli ve yapıcı bir yöne sevk edebileceğinden eminim.” dedi.


Geçen cumartesi günü vefatının 18. yıldönümünde anılan Prof. Dr. Bülent Tanör’ün 1997 yılında TÜSİAD için “demokratikleşme perspektifleri” raporunu hazırladığında da Türkiye’nin ağır bir krizden geçtiğini ifade eden Kaslowski, raporun 2000’li yıllarda AB mevzuatına uyum çalışmalarında ve Türkiye’deki hak ve özgürlüklerin gündeme gelmesi çalışmalarında faydalanılan çok kıymetli bir rehber olduğunu söyledi.


Kaslowski, sözlerini şöyle sürdürdü:


“Pandemi öncesinde iktisadi büyüme yaklaşımlarının radikal olarak değişim gösterdiği bir arka plan varken ve yeni, adil ve sürdürülebilir bir küresel denge arayışı hızla sürerken, yeni bir Türkiye Hikayesi’ne ihtiyaç bizce çok açık. Ancak bu şekilde toplumdaki bölünmeleri, giderek artan karşılıklı itimatsızlığı aşabileceğimizi düşünüyorum. Pek çok çalışmada ve araştırmada bir toplumun kendisini ileriye taşıyabilmesi için en önemli unsurlardan birisinin, hatta başlıcasının güven olduğu ortaya çıkıyor. Bu sözcüğü, hem ortak bir ideale yönelecek olanların birbirine güven duyması anlamında hem de bu yeni hikâyeye katkıda bulunacak olanların kendilerine güven duymaları anlamında kullanıyorum.”

Kaslowski, güveni inşa etmeden kolektif gücün, insan kaynaklarının, tarihsel birikimden kaynaklanan becerilerin harekete geçirilemeyeceğini belirtti. 


AÇISINDAN 2021, 2020’YE KIYASLA DAHA FAZLA UMUT VADEDİYOR


Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Başkanı Tuncay Özilhan, çevrimiçi olarak gerçekleştirilen TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, TÜSİAD tarihinde ilk kez Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı’nı yüz yüze yapamadıklarını belirtti.


2021 yılına girilmesinde günler kaldığını anımsatan Özilhan, şunları kaydetti:


Eminim siz de benim gibi bu yılın bitmesini dört gözle bekliyorsunuz. Bu yıl o kadar olumsuzluklarla doluydu ki hepimiz gelecek yılın biraz daha iyi olmasını ümit ediyoruz. Aslında başlarında 2020 yılından da umutluyduk ancak Kovid-19 pandemisi tüm olumlu beklentileri boşa çıkardı. Çok büyük bir felaketle karşı karşıya kaldık. Sadece biz değil, tüm dünya bu mücadelede çok zorlanıyor. Pandemiyi önlemek için kısıtlama tedbirlerine başvuruluyor. Kısıtlamaların uzun bir süre devam etmesi üretim ve dağıtım kanallarını tıkıyor. Sağlık sistemini, sağlık yatırımlarını tartışırız, tartışmamız da gerekir. Ama şurası bir gerçek ki, sahip olduğu sağlık altyapısıyla Türkiye, salgınla mücadelede zorlanmaya başlamış olsa da bazı ülkeler gibi altyapı sorunu yaşamadı. Bu süreçte büyük bir özveriyle görevlerini yapan tüm sağlık çalışanlarına, ülke olarak minnettarlığımızı bir kez de ben dile getirmek isterim.

“2021, 2020’YE KIYASLA DAHA FAZLA UMUT VADEDİYOR”


Özilhan, son günlerde salgının Türkiye’de büyük bir hızla arttığı bir dönemden geçildiğini aktararak, aşı geliştirme çabaları hakkında gelen olumlu haberlerin, pandemiyi nihayet yenilebileceği umudunu doğurduğunu söyledi. 


Pandemiyi yenmenin ise ekonomide yarattığı tahribatın sona ereceği ve artık yaraları sarmaya başlayabileceği anlamına da geldiğini vurgulayan Özilhan, sözlerini şöyle sürdürdü:


“Ülkemizdeki ekonomik gelişmeler açısından 2021, 2020’ye kıyasla daha fazla umut vadediyor. Umuyoruz ki aşağı yönlü gidişat artık yavaşlayıp durmuştur ve yukarı doğru hareketlenme başlamıştır. Ekonomi yönetiminde hata yapılmaması durumunda bir dizi gösterge iyileşme sürecine girecek. Ekonomideki yaraların tamamen sarılması kolay olmayacak ve vakit alacak. Bir soluklanma fırsatı yakalıyoruz ve bunu, yüksek enflasyon, yüksek faiz, Türk lirasının değer kaybı, ithalata bağımlılık, ihracatta rekabet gücünün düşüklüğü, borçlanma sarmalı, istihdam yaratamama gibi kronik sorunların çözümü için iyi kullanmamız gerekiyor.


Çünkü ekonomide bir süredir sorunların üst üste yığılıp biriktiği bir dönemden geçtik. Sorunları ileriye ötelemek yerine kökten çözmek için ihtiyaç duyduğumuz en öncelikli unsur, kurumlara duyulan güvenin pekişmesi. Ekonomiyle ilgili tüm kurumların kanunla tanımlanmış görevlerini, kanunların çizdiği özerklik çerçevesinde yerine getirmesi en büyük beklentimiz. Bu noktada, tüm denetleyici ve düzenleyici kurumlara büyük sorumluluk düşüyor.”


Özilhan, güvenin pekişmesini sağlayacak olanın ise şeffaflık ve hesap verebilirlik olduğunu aktararak, “Tüm ekonomik birimlerin sağlıklı analiz ve uzun vadeli tahmin ve planlama yapabilmesi için doğru ve dünyayla kıyaslanabilir bilgiye ve bu bilginin şeffaf biçimde paylaşılmasına ihtiyaç var. Doğru bilgi yoksa doğru karar da verilemiyor. Doğru bilgi firmalar için olduğu kadar devletin kendisi için de önemli. Doğru bilgi ve güçlü analitik kapasite, isabetli tahmin yapmayı mümkün kılar. Makroekonomik istikrarı sağlamanın ve sağlıklı bir reform programı uygulamanın yolu buradan geçer.” diye konuştu.


Konu reformlar olunca, atılacak adımların sosyal, siyasi ve ekonomik sonuçlarını öngörebilmek, toplum içinde istişare mekanizmalarının sağlıklı biçimde çalışmasına bağlı olduğunu vurgulayan Özilhan, şunları kaydetti:


“Düşüncenin ve eleştirinin özgürce dile getirilebildiği bir tartışma ortamı, çoğulcu ve özgür bir medya, birbirini dinleyen bir toplum, topluma kulak veren bir siyaset anlayışı, yetkin ve çözüm odaklı bir bürokrasi, ülke yönetiminde hata yapma ihtimalini düşürür. Yine de, kul işidir, hata olabilir, ama bu durumda da hatanın boyutu küçük olur; hatadan dönmek kolay olur. Eğer toplum içinde istişare mekanizmaları sağlıklı biçimde çalışabilirse, karar alma süreçleri de aşağıdan yukarıya çalışmaya başlar.


Bu yöntem, deneme yanılma mekanizmasından çok daha iyi çalışır. Daha etkindir ve maliyeti daha düşüktür. Dün alınan kararlar bugün değiştirilmez. Dün yapılan yatırımlar bugün atıl hale gelmez. Kaynak israfı, enerji israfı ve en kötüsü umut israfı ortaya çıkmaz. Geleceğe ilişkin pozitif mesajlar tabii ki hepimizi çok memnun ediyor, ama esas ihtiyaç duyduğumuz söylenenlerin kuvveden fiile dönmesi.”


“FAİZLER ASANSÖR GİBİ İNER ÇIKAR”


Özilhan, pandeminin, ekonomi ve toplum üzerinde büyük değişiklikler yarattığını belirterek, “Pandemi sonrasında da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ülke olarak değer zincirlerinde meydana gelecek değişimlerden olumlu etkilenme olasılığımız yüksek. Çünkü coğrafya açısından çok şanslıyız. Çünkü geçmişten gelen gelişkin bir üretim yapımız, yetişmiş, kalifiye işgücümüz ve iyi bir altyapımız var. Eğer teknolojiye ve insana yatırım yapar, ekonomik istikrarı sağlar, iş ve yatırım ortamında uzun süredir beklenen hukuki reformları bir an önce tamamlarsak önümüze açılan bu fırsattan yararlanabiliriz.” şeklinde konuştu.


Pandeminin, tarım sektörünün, gıda üretiminin stratejik önemini de tekrar hatırlanmasına vesile olduğunu ifade eden Özilhan, dışarıyla ticaret kanallarında sıkıntı yaşanması durumunda, sadece tarım değil genel olarak yurt içi üretim kapasitesinin ne kadar hayati olduğunun da ortaya çıktığını söyledi.


Özilhan, üretimde yurt dışına bağımlılık, salgın sırasında olduğu gibi nihai ürün ve ara girdi temini açısından büyük sorun yarattığını aktararak, şunları kaydetti:


“Bu nedenle, stratejik ürünlerin yurt içi üretim imkanlarını geliştirecek, ama bunu kaynak dağılımını bozmadan, piyasa sinyallerini engellemeden yapabilecek bir model üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Üretim olmazsa ihracat da istihdam da katma değer de vergi de olmaz. Yeni bir üretim seferberliğine hemen başlamazsak, yarın çok geç kalmış olmaktan korkarım. Üretimi artıracaksak, yatırım oranlarını yükselteceksek bunu tabi ki reel faiz oranlarının yüksek değil elverişli bir seviyede olduğu bir ortamda yapabiliriz.


Makroekonomik istikrarın ciddi ölçüde bozulduğu durumlarda, şok tedavisi olarak faiz artışı kaçınılmaz olur. Ancak adı üzerinde, şok tedavisi uzun süre kullanılmaz. Kullanılırsa bünyede başka rahatsızlıklar baş gösterir. Yüksek reel faiz, sonuçta, para üzerinden para kazanmaktır. Para üretime gitmez. Üretime giderse, getiri oranı, olağandan yüksek olan çok riskli alanlara gider. Bunun sonucunda üretim kapasitesi daralır, kaynaklar verimli projelere değil spekülatif alanlara kayar. Üstelik gelir dağılımı da bozulur. Bunlar arzu edilir sonuçlar değildir.”


Özilhan, eğer geleceğe ilişkin belirsizlikler azalırsa, enflasyon beklentileri düşerse, siyasi ve ekonomik riskler hafiflerse, Faiz oranlarının da düşme eğilimine gireceğini anlattı.


Faiz oranlarının kalıcı olarak düşürülmesi isteniyorsa enflasyonun düşürülmesi, ekonomik reformların yapılması, siyasi ve jeopolitik risklerin hafifletilmesi ve öngörülebilirliği sağlayacak olan hukuk reformlarının tamamlaması gerektiğini aktaran Özilhan, “Aksi takdirde, faizler asansör gibi bir iner bir çıkar.” dedi.


“DÜNYADA KURAL TEMELLİ ULUSLARARASI DÜZENİN GÜÇLENMESİ BEKLENTİLERİ TÜRKİYE’Yİ DE OLUMLU ETKİLEYECEK”


Özilhan, dünyada kural temelli uluslararası düzenin güçlenmesi beklentilerinin Türkiye’yi de olumlu etkileyeceğini, bunun içinde bulunulan coğrafyaya da olumlu yansımalarının olacağını söyledi. 


İran ile nükleer anlaşmaya geri dönülmesi, Suriye’de güvenlik ve istikrarın, Türkiye’nin çıkarlarını da gözetecek biçimde tesis edilmesi gibi gelişmelerin, Türkiye’nin bölgesel potansiyelinin hayat bulmasını sağlayacağını da vurguladı


HUKUK REFORMU


Özilhan, güvenlik endişelerini geride bırakıp, nihayet özgürlükleri genişletme noktasına gelmiş olunduğuna inandığını belirterek, “Yargı Reformu Strateji Belgesi geçen yıl hazırlanmış ve ardından 3 yargı paketi kanunlaşmıştı. Ancak hukuk reformu alanında daha almamız gereken çok mesafe var. Temel hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin, yargı bağımsızlığının üstünde en ufak bir gölge bile kalmamalı. Mülkiyet hakkı ve sözleşme serbestisi gibi konular, rekabetçi bir piyasa mekanizmasının etkin bir şekilde işlemesinin ön koşulu. Bugün bu ön koşulun yerine getirilmesi noktasındaki tartışmayı çoktan geride bırakmış olmamız gerekir.” diye konuştu. 


Yabancı sermaye yatırımları için, iş ve yatırım ortamında hukukun üstünlüğünü tesis etmenin mutlak bir zorunluluk olduğunu aktaran Özilhan, “Aksi halde hiçbir yabancı, uzun vadeli üretken yatırım yapmaz. Eğer yaparsa, bunların amacı, birkaç yüzyıl öncesinin sömürgelerinde olduğu gibi sadece ülke kaynaklarını en kolay yoldan transfer etmek olur.” dedi. 


Özilhan, dünya konjonktüründe beliren yeni ekonomik fırsatlardan yararlanabilmek için demokrasinin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Tüm altyapısı ile demokrasi, ekonomik istikrarın, uzun vadeli yatırımların, ekonomik büyümenin, aş ve iş yaratmanın teminatıdır. Bunlar aynı zamanda siyasi istikrarın da teminatıdır.” şeklinde konuştu.


Bundan 23 sene önce yayımladıkları Demokratikleşme Perspektifleri raporunda söylenildiği gibi demokrasi konusunun, TÜSİAD için de Türkiye için de konjonktürel değil ilkesel bir konu olduğunu belirten Özilhan, “Devlete ve demokrasiye olan güven, o gün de söylemiş olduğumuz gibi, yüzeysel çözümlere bel bağlamak yerine, köklü çözümlere yönelmekle gerçekleşecektir. Bugün köklü çözümlere yönelebilecek bir noktaya gelmiş olduğumuza inanıyoruz.” dedi. 


Özilhan, geçmiş dönemde güvenlik risklerini önceleyen bir süreç yaşanıldığını, milli güvenliği tehdit eden PKK, FETÖ, DAEŞ gibi terör örgütleriyle mücadele edildiğini ve bu mücadelede de epey bir yol kat edildiğini anlatarak, “Bugün artık geçmiş dönemde öne çıkmış olan güvenlik kaygılarının yerini özgürlüklerin ve demokrasinin alanının genişletilmesi ihtiyacı almış durumda.” değerlendirmesinde bulundu.


Uluslararası ilişkilerde ve ekonomi, hukuk ve demokrasi reformlarında 2021’den beklentilerini özetlediği konuşmasını bitirirken, beklentilerini boşa çıkarabilecek risklerin sayısının az olmadığını işaret eden Özilhan, “Bütün bunlara rağmen ülkemizin müthiş bir potansiyeli var ve bu müthiş potansiyeli hayata geçirebilecek bir dönüm noktasına yaklaşıyoruz. Bu potansiyeli nasıl kullanabileceğimiz üzerine uzun uzun düşünüp, tartışıp sonunda tüm toplum olarak bir uzlaşıya varmamız gerektiği düşünüyorum.” diye konuştu.


Dev şirketler sigorta alanını işgal ediyor

 Sigorta endüstrisinde köklü bir değişim gerçekleşiyor. Teknoloji devlerinin ardından otomobil devi General Motors da sigorta hizmeti vereceğini açıkladı. Bu durum sigorta şirketlerini hızlı bir dönüşüme zorluyor

Bugünlerde sigorta şirketlerinin alanını işgal edenler sadece büyük teknoloji devleri değil. Insurance Bussiness’in haberine göre kasım ayı ortasında General Motors (GM) kendi sigorta birimi olan OnStar Insurance’ı oluşturduğunu duyurdu. GM’nin alt birimi olan sigorta şirketi firmanın teknolojisi ile çalışıyor otomobil hizmetleri şirketi OnStar’la birlikte çalışıyor.

Aynı zamanda GM yeni bir sigorta acentesi OnStar Insurance Services’i oluşturduğunu da duyurdu. Bu şirket OnStar Insurance’ın özel acentesi olarak faaliyet gösterecek.

Söz konusu ortaklık halihazırda pazarda var olan bazı kullanım tabanlı otomatik sigorta düzenlemelerinin bir benzeri olarak faaliyet gösterecek. OnStar Insurance’a kaydolan müşteriler, sürüş alışkanlıklarının tüm GM araçlarına yüklenen OnStar ekipmanı tarafından izlenmesini kabul edecek. Buna karşılık, OnStar Insurance güvenli sürüş davranışlarını düşük sigorta primleriyle ödüllendirecek.
GM'nin bu hamlesi, 2016'da Avustralya ve Hong Kong'da bir sigorta programı başlatıp 2017'de Kuzey Amerika'ya getiren Tesla'nın Ağustos 2019'da Tesla Insurance adıyla ringine adım atması hamlesinin izinden gidiyor. Üstelik Tesla CEO’su Elon Musk yakın zamanda yaptığı çeyrek bilanço açıklamasında Tesla’nın otomobil sigortası alanında Amerika’nın en büyüğü olabileceğini belirtmişti.

Musk konuyla ilgili, “Sigortanın fazlasıyla önemli olduğu şüphesiz. Yani sigorta otomobil işletmesinin değerinin yaklaşık %30’u %40’ı kadar olabilir” ifadelerine yer verdi.

Amazon da benzeri bir şekilde sigorta atılımında bulundu. 2018 yılında JPMorgan, Amazon ve Warren Buffett’ın şirketi Berkshire Hathaway, ortaklaşa olarak Boston merkezli sağlık sigortası şirketi Haven’ı kurarak çalışanlarının sağlık ihtiyaçlarını geliştirmeyi ve sağlık giderlerini azaltmayı amaçladı.

Otomobil sigortaları alanında ise Amazon, Hindistan sigorta piyasasında 2020’de Acko General Insurance’la ortaklık yaparak ülkedeki iki ve dört tekerlekli araçlar için sigorta hizmetleri sunmaya başladı.

Bu yıl, Google da sigorta içine bazı adımlar attı. Yaz aylarında, Alphabet’e ait sağlık şirketi Verily Life Sciences Swiss Re’nin ticari sigorta birimi tarafından desteklenen Coefficient Insurance Company adlı yeni bir yan kuruluş başlattı. Araç sigortası söz konusu olduğunda, teknoloji devi zaten iyi bir tecrübeye sahip. İngiltere'de birkaç yıldır otomotiv sigortası şirketlerini karşılaştıran bir internet sitesi hizmeti sunan Google, ABD eyaletlerinin çoğunda sigorta satmak için lisanslı.

İsveçli mobilya devi IKEA dahi sigorta alanına dahil oldu. IKEA Malezya’da Etiqa General Insurance’ın ev eşyası sigorta tekliflerinin satışını yapıyor. Poliçeler, ev eşyalarında yenileme veya yanlış kullanım sonucu oluşacak hasarların maliyetlerini karşılamayı hedefliyor.

Tüm bu gelişmeler sonucu, özellikle de şirketlerin emrindeki birçok araç, deneyim ve tonlarca veriyle sigorta sektörüne girmesi, sigorta endüstrisinde tehlike çanlarının çaldığını işaret ediyor.

Sigorta alanındaki gelişmeler endüstrinin hayatta kalmak için tüm yönleriyle hızlı bir şekilde gelişmesi gerektiğini ve aşırı biçimde müşteri odaklı hale gelmeleri gerektiğini gösteriyor. Eğer GM, Amazon ve Tesla sigorta endüstrisi için motive edici olursa bu durum acenteler ve sigorta şirketleri için gelişmeyi teşvik edebilir. Bu sayede sektör beklenenden daha olumlu bir sona ulaşabilir.

Finteklerin başarı için ihtiyaç duyduğu 3 faktör

 Fintek tüm dünyada yükselişte. Fintek şirketlerinin sürdürülebilir başarı için ihtiyaç duyduğu üç faktör ne?

Tüm dünyada fintek şirketlerinin toplam piyasa değeri hızla bankaların seviyesine ulaşıyor. Şaşırtıcı bir şekilde, tüm dünyada tüketicilerin %64’ü bugüne kadar en azından bir fintek ürünü kullandı. Ancak trendlerin ve pazar istatistiklerinin yansıttığı umut verici tabloya rağmen, fintek alanı giderek kalabalıklaşıyor. 

Yalnızca 2020 yılının ilk yarısında tüm dünyada fintek şirketlerine 20 milyar dolarlık risk sermayesi aktarıldı.
Bu koşullar altında fintek şirketleri nasıl rakiplerinin önüne geçebilir ve başarıyı yakalayabilir?

Tedarik avantajı
Finans hizmetlerinin müşteri edinme maliyetleri oldukça yüksek ve yükselmeye devam ediyor. Bankalarına yeni müşteri çekmek için, geleneksel finans kurumları binlerce dolar harcıyor. Kazanan fintek şirketleri, dağıtım avantajına sahip olanlar olacak. 

Birkaç yıl önce bankalara rakip olarak ortaya çıkan, Chime, Nubank ve N26 gibi oyuncular, hızla büyümek için dijital tedarik stratejisini kullandı. Geleneksel bankalar bu stratejiyi görmezden geliyordu. Bugün Chime her ay yüz binlerce yeni hesap açıyor.
Elbette dijital tedarik, geleneksel bankaların da uzun vadede yakalayabilecekleri bir strateji ve fintek şirketleri için bir avantaj olma özelliğini kaybedecek. Ancak eğer hızla değerlendirilirse, kalıcı bir marka sadakati yaratabilir. 

Truelink gibi, ileri yaştakiler, engelliler gibi savunmasız gruplara finansal ürünler ve hizmetler sunan şirketler, danışmanlar ağı aracılığıyla tedarik avantajından fayda görüyor. İş ortaklarıyla sağlanan bu tedarik tipi, müşteri edinme maliyetini önemli bir ölçüde düşürebilir ve ulaşılan kişi sayısını arttırabilir.
Belki de en büyük tedarik avantajı, finansal ürünün artık daha kapsamlı bir müşteri deneyimi içinde yer aldığı finans alanında bulunuyor. Fintek olmayan şirketler de bu yöntemle fintek oyuncusu haline gelebilirler. Shopify ve Amazon, platformlarına ticaret yapanlar için kredi özelliği ekliyor ve bu yolla kullanıcılarının fon sağlamasına ve büyüme göstermesine yardımcı oluyor. Fintek şirketleri doğrudan bu trendi yakalayabilir. Örneğin, Affirm ve Salty gibi şirketler, satın alım aşamasında, kredi ve sigorta ürünleri teklif ediyor.

Veri avantajı
Fintek şirketleri aynı zamanda veri aracılığıyla da avantaj sahibi olabilir. Bunun nedenlerinden bir tanesi, finteklerin bir müşterinin, çeşitli sistemlerdeki görünümünü alabilmek için “veri likiditesinden” fayda görebilecek olması. Bu sistemi geleneksel Finans kurumlarının uygulaması oldukça zor.

Bir başka boyut da, finteklerin müşterilerini daha yakından tanıma amacıyla, yeni veri tiplerini kullanma konusundaki isteklilikleri. Örneğin, kredi alanında, giderek artan sayıda fintek şirketi daha uygun fiyatlı ve ulaşılabilir kredi sağlamak amacıyla alternatif veri kullanımında öncülük ediyor.
Forbes’un haberine göre, gelişen pazarlarda yer alan M-Shwari, Kueski, Tala ve diğerleri, resmi kredi verilerinin olmadığı durumlarda, kredi riskini hesaplamak için mobil telefon, sosyal ve psikometrik verileri kullanıyor.

E-ticaret startup’larına finansman sağlayan Clearbanc de müşterilerinin ekonomilerini ve pazarlama yeterliliğini anlamayı ön plana çıkarıyor. Benzer bir şekilde, sigorta alanında faaliyet gösteren fintek şirketleri de teminat belirlemek için alternatif bilgiler kullanıyor. Örneğin iklim riskinde, Kin Insurance gibi oyuncular, teminatı belirlemek için yangın ya da sel riskini modelliyorlar. Yakın zamanda halka arzı gerçekleşen Root Insurance ise teminat belirlemede, sürücü davranışını inceliyor.

Veri avantajı, ürünlerin daha iyi fiyatlanmasını ve kişiselleştirilebilmesini sağlıyor.

Temin avantajı
Çoğu zaman önemsenmeyen konulardan biri temin avantajı.

Fintek şirketleri, ürünü ve sunacağı deneyimi yeniden yaratarak radikal bir şekilde daha iyi ya da daha uygun fiyatlı bir ürün deneyimini, müşterinin ihtiyacı olduğu anda sunabilir.
Lemonade gibi şirketler, şikayetlerin iletimi için bir chat botu oluşturdu. Aynı zamanda bu şirketler müşteriyi cezbedecek özellikler oluşturmak ve dolandırıcılık riskini azaltmak için davranışsal ekonomiyi kullanıyor. Troy ve diğer şirketler ürünlerinin müşterinin kontrolüyle daha kolay kişiselleştirilebilmesini sağlamak için isteğe bağlı olarak başlatılabilen ve iptal edilebilen bir sigorta geliştirdi.

Genellikle önemsenmeyen temin avantajı fintek şirketlerinin geliştirebileceği teknolojik alanlardan bir tanesi. Geleneksel teknolojiler tarafından sınırlanmaktansa, fintek şirketleri sistemlerini gözden geçirerek daha yaratıcı ürünler sunabilir ve daha da önemlisi maliyet yapılarını düşürebilir. Bu, geleneksel bankalar için marjinal görünen müşterilerin, fintek şirketleri için karlılık sağlayabileceği anlamına geliyor.

“Türkiye Hanehalkı Finansal Algı ve Tutum Araştırması” sonuçları açıklandı

 Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi Başkanı Prof. Dr. Göksel Aşan, “Türkiye Hanehalkı Finansal Algı ve Tutum Araştırması”na ilişkin: “Araştırmada ana amacımız finansal piyasaların derinleştirilmesi ve bankacılık dışı kesimin büyütülmesi konusunda alacağımız veya alınması gereken kararlar ne ise ona bir baz oluşturmak. Bu alanda sadece bizim çabalarımızın değil, akademik çabaların da değerli olduğunu düşünüyoruz. Bu akademik çabalara bir kaynak oluşturmayı da amaçlıyoruz.” açıklamasında bulundu.


Aşan, Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi tarafından yaptırılan “Türkiye Hanehalkı Finansal Algı ve Tutum Araştırması” sonuçlarını çevrimiçi gerçekleştirilen basın toplantısında açıkladı.


Toplantıda konuşan Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi Başkanı Prof. Dr. Aşan, özellikle finansal derinliğin sağlanması ve bankacılık dışı kesimin büyütülmesiyle ilgili Finans Ofisi olarak yoğun çalışma içerisine girdiklerini belirtti.


1,5 MİLYONUN ÜZERİNDEKİ DATA ARAŞTIRMACILARA AÇILACAK


Aşan, araştırmaya 15 bin kişinin katıldığını ifade ederek, şunları kaydetti:


“Araştırmada ana amacımız finansal piyasaların derinleştirilmesi ve bankacılık dışı kesimin büyütülmesi konusunda alacağımız veya alınması gereken kararlar ne ise ona bir baz oluşturmak. Bu alanda sadece bizim çabalarımızın değil, akademik çabaların da değerli olduğunu düşünüyoruz. Bu akademik çabalara bir kaynak oluşturmayı da amaçlıyoruz. Bugünden itibaren araştırma sonuçlarını raporlar halinde web sitemizde yayınlayacağız. Önümüzdeki dönemde de tahmin ediyorum ki 1,5 milyonun üzerinde bir veriyi içeren bütün mikro datamızı araştırmacılara başvuru halinde kullanmak üzere açacağız.”




Araştırmada gerçekten ilginç ve sürpriz sonuçlar elde ettiklerini anlatan Aşan: “Türkiye’de genel olarak finansal davranışlarla ilgili hepimizin ufak tefek yaptığı gözlemlerle ortak çıkarttığımız sonuçlar oluyor, bunlar beklediğimiz gibi geldi.” dedi.


İNSANLAR ELDE ETTİĞİ PARAYI BANKALARDA KULLANIYOR


Aşan, bankacılığın sistemi son derece domine ettiğini bu araştırmada görmüş olduklarına işaret ederek:


“İnsanların elde ettikleri parayla ne yaptıklarına baktığınızda ilk adres büyük çoğunlukla bankalar oluyor. Bu bizim bir şekilde bankacılık dışındaki alternatifleri insanlara çok da ulaştıramadığımızı da gösteriyor. Bu tek başına kamunun yapabileceği bir süreç değil, kamu ile bankacılık dışı finansal sektörün bir arada daha uzun süre çabalamasını gerektiren bir konu.”

 diye konuştu.


Prof. Dr. Göksel Aşan, finansal okuryazarlığın bıkmadan usanmadan tekrar edilebileceğini, olabildiğince yeni ve yaratıcı projeler geliştirilebileceğini ve bir şekilde ilk akla gelenin bankacılık dışındaki kesimlerin de olduğu bir ortam yaratmaya çalışacaklarını söyledi.


Tasarruf sahibi için ilk adres banka olduğunda, kaynak ve fon ihtiyacı olanlar için ilk adresin bankalar olduğunu aktaran Aşan, sözlerini şöyle sürdürdü:


“Özellikle KOBİ’ler için bunu söylüyorum, kredi dışı ya da bankacılık dışı finans kanallarını geliştirememiş oluyoruz. Buna hem tasarruf tarafından hem de fonlara ulaşım konusundan yaklaşmamız lazım. Örneğin Borsa İstanbul’un şu anda olduğundan çok daha iyi bir yerde olmayı hak ettiğini düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde bunun için çok çabalayacağız. Borsa yönetimimiz de Sermaye Piyasası Kurulumuz da Türkiye Sermaye Piyasaları Birliğimiz de yoğun bir çaba içerisinde. Biz de elimizden geldiğince bu çabaya destek olmaya çalışıyoruz. Mümkün olduğunca bu alanı hem büyütmeye hem de derinleştirmeye çalışacağız. Bir taraftan da belli dönemlerde artan azalan yabancı kaynak ihtiyacı açısından da finansal piyasalardaki bu derinleşme ve genişlemenin daha sağlıklı yabancı kaynağı bulma açısından önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda faiz bağımlılığımızı bir miktar daha aşağıya çekeceğiz.”


Prof. Dr. Göksel Aşan, araştırmada katılım finansının üzerinde de durduklarına dikkati çekerek, katılım finansının Türkiye’de potansiyelinin çok altında performans gösterdiğini düşündüklerini, araştırmada katılım finansının nasıl bir potansiyelinin olduğunu anlamayı amaçladıklarını söyledi.


Aşan, hem kamu hem de özel sektör tarafında ortaya çıkarılabilecek bütün yeni finansal araçlarda en çok gözetilmesi gereken şeylerden birinin getirisinin düzenli olması olduğuna işaret etti.


“HANEHALKININ YÜZDE 25’i FAİZ VE KAR PAYININ AYNI ŞEY OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYOR"


Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi Müşaviri Doç. Dr. Hüseyin Kaya ise hanehalkının genel olarak finansal sistemden memnun olmadıklarını belirterek, insan merkezli bir finansal sisteme ihtiyaç olduğunu bildirdi.


Kaya, hanehalkının mevcuttaki katılım finans kurumları ile konvansiyonel Finans kurumlarının hizmetleri arasındaki farkının tam olarak zihninde net olmadığı sonucuna ulaştıklarını belirterek, hanehalkının yüzde 25’inin faiz ve kar payının aynı şey olduğunu düşündüğünü söyledi.


Katılım finans kurumlarının İslami prensiplere uygun çalışıp çalışmadığıyla ilgili hanehalkının bazı şüphelerinin olduğunu ifade eden Kaya, katılım finans kurumlarının çalışmalarında ahlaki ilkelere uygun davrandıklarına dair ise hanehalkında güçlü bir algı olduğunu gördüklerini anlattı.


Kaya, genel olarak faizsiz finansal sistemin mümkün olup olmadığını sordukları hanehalkının, yüzde 56’sının bunun mümkün olduğunu düşündüğünü aktardı.




Anket yaptıkları hanehalkının yüzde 11’inin bireysel emekliliğe dahil olduğunu, yüzde 5’inin ise sistemden çıktığını belirten Kaya, “Sistemden neden çıktıklarını sorduk. İlk neden kendi paramı en iyi ben yönetirim. İkincisi getiri oranlarının düşüklüğü. Hanehalkının Bireysel Emeklilik Sistemi’nde fonların yönetimiyle ilgili olarak endişeler nedeniyle sistemden çıktıklarını görüyoruz. Buradaki şeffaflığın artırılması, fonların yönetim performansının yükseltilmesiyle birlikte Bireysel Emeklilik Sistemi’nde kalış oranının önemli düzeyde artacağını düşünüyoruz.” diye konuştu.


Doç. Dr. Kaya, hane halkının finansal tercihlerinde güvenilirliğin ve bilinirliğin çok önemli bir psikolojik bariyer olduğunu belirtti.


YETERLİ NAKİDİ ELDE EDENLER İŞ KURMAYI DÜŞÜNÜYOR


İstanbul Finans Merkezi’nin ana omurgalarından biri olan finansal teknolojilerin güvenilirlik ve bilinirlik psikolojik bariyerinin düşürülmesinde önemli rol oynayabileceğini ifade eden Kaya, finansal teknoloji uygulamalarının kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte bu finansal araçlara yönelik güveninin ve bilinirliğinin arttığını, psikolojik bariyerin azaldığını aktardı.


Kaya, hanehalkının finansal okuryazarlığın artırılması, bilgi seviyesinin yükseltilmesiyle farklı yatırım araçlarına yönelebileceğini vurguladı.


Hanehalkının müteşebbis bir tarafının olduğunu, yeterli nakit elde ettiğinde iş kurmayı düşündüğünü belirten Kaya, hanehalkının kamunun denetleyici olarak yer almasını önemli bir güvenlik kaynağı olarak gördüğünü ve o ürüne yatırım yapmasına pozitif etki ettiğini dile getirdi.


Kaya, 2019 ikinci yarısı saha araştırması sonucuna göre hanehalkının yüzde 20’sinin tasarruf edebildiğini ifade ettiğini, yatırım amaçlı tasarrufların tedbir amaçlı tasarruflardan sonra geldiğini belirterek, tasarruf etmeme nedeninin ise gelir yetersizliği ve beklenmedik harcamaların çıkmış olması olarak görüldüğünü kaydetti.


Araştırma sonuçlarının detaylarına "https://cbfo.gov.tr/turkiye-hanehalki-finansal-tutum-ve-algi-arastirmasi/" adresi üzerinden ulaşılabiliyor. 



1 Aralık 2020 Salı

Tokyo Borsası'nda teknik arıza CEO'yu işinden etti

 1988 yılından bu yana Tokyo Borsası'nda çalışan, Tokyo Borsası CEO'su Koichiro Miyahara geçen ay borsada yaşanan teknik arıza ve işlemlerin bu sebeple 1 gün durması nedeniyle 1 Aralık itibarıyla görevinden ayrılıyor.

Tokyo Borsası Başkanı ve CEO'su Koichiro Miyahara, borsada 1 Ekim'de yaşanan teknik arıza sebebiyle görevinden ayrılma kararı aldı. Söz konusu arıza sebebiyle Tokyo Borsası'nda 1 gün boyunca işlem yapılamamıştı.

Tokyo Borsası'nın sahibi Japan Exchange Group'tan yapılan açıklamaya göre Miyahara'nın yerine Japan Exchange Group Başkanı Akira Kiyota, borsanın da başkanlık görevini yürütecek.

1988 yılında Tokyo Borsası'nda çalışmaya başlayan Koichiro Miyahara 2015 yılında başkanlık görevini üstlenmişti.

Bu arada Japonya Finansal Piyasalar Regülatörü bugün yaptığı açıklamada Tokyo Borsası'nın tam gün edevam eden teknik arıza nedeniyle yatırımcı güvenine hasar verdiğini ve borsaya iş geliştirme emri yollandığını duyurdu.

'FUJİTSU DA SORUMLULUK ALMALI'

1 Ekim'de yaşanan arıza sebebiyle yaklaşık 30 milyar dolarlık bir işlem hacmi kaybı yaşandığı tahmin ediliyor. Arıza Fujitsu'nun sağladığı Arrowhead isimli sistemde yaşanmıştı.

Borsanın yeni patronu Akira Kiyota, Fujitsu'dan tazminat talep etmeyeceklerini ancak firmanın da sorumluluk alması gerektiğini belirtti.

Koichiro Miyahara arızanın yaşandığı gün, ekibiyle beraber basının karşısına çıkarak, Japon geleneklerine uygun bir şekilde eğilerek özür dilemişti.

TCMB altın almıyor, ithalat rekora koşuyor

 TCMB, Aralık’ta da yerli üretim altın almayacak. Yerli üretim altını, bankalar ya da finansal kuruluşlar satın alacak. Altın ithalatı da rekordan rekora koşuyor. Yıl sonu, 23-24 milyar dolar hesaplanan ithalat, tüm zamanların rekoru olarak anılıyor.

Türkiye’deki 18 işletme, aralıksız altın arama ve üretim faaliyeti yürütüyor. Üretilen altınlar, Türkiye’de bulunan 4 rafineride işleniyor. 

Merkez Bankası, bugüne dek üretilen yerli altının tamamını, Londra’da geçerli uluslararası altın ons fiyatı üzerinden Türk Lirası (TL) karşılığında satın aldı.

KASIM'DAN SONRA ARALIK AYINDA DA ALMAYACAK

Merkez Bankası 1 Kasım’da yerli üretim altın alımını durdurduğunu açıklamıştı. TCMB'nin Aralık’ta izleyeceği politika merak edilirken, ilgili birimlere bugün gönderilen e-postada, “cevherden üretilen standart altınlar için Aralık ayında ön alım hakkının kullanılmayacağı” belirtildi.

Altın sektörü temsilcileri de, Habertürk'ten Olcay Aydilek haberine göre, Merkez Bankası’ndan gelen e-posta’yı doğrulayarak, “Merkez Bankası, altın almayacağını ilgili birimlere iletti. İşletmeler, bu durumda Londra Metal Borsası baz alınarak, yasa gereği borsaya kote bankalar ya da finansal kuruluşlara altını satacaklar” dedi.

21.5 MİLYAR DOLARA ÇIKTI

Altın ithalatı verilerinde de rekor izleniyor. Ekim ayı sonunda altın ithalatı tutarı 21.5 milyar dolara ulaştı. Yıl sonu bu rakamların 23-24 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Yıl sonu için beklenen rakamlar tüm zamanların rekoru olacak. Önceki yıllarda altın ithalatı yıllık olarak 10 milyar dolar seviyesindeydi.

TÜRKİYE’NİN ALTIN MADENİ

Türkiye'nin, altın madeni potansiyeli 6 bin 500 ton dolayındayken, bunun yaklaşık bin 500 tonu rezerve dönüştürüldü. Geçen yıl altın üretiminde 38 ton üretim ile Cumhuriyet tarihinin rekoru kırıldı. Bu yıl üretim hedefi ise 45 ton.