9 Şubat 2014 Pazar

Atatürk ve Erbakan: İki sanayileşmeci lider

Sanayileşme gereklidir. Bunun içindir ki Amerika’da Singapur’a dünyanın farklı büyüklükteki ülkeleri sanayilerinin gelişmesini isterler. Ancak diğer hedefler gibi, sanayileşme de hükümetlerin en öncelikli gündemleri arasına girmedikçe gereğince ele alınmaz. Özel sektör de yetersiz ise sanayileşmeniz yavaş ilerler.

Eski Sanayi Bakanı Nihat Ergün döneminde Türkiye uzun yıllardır ilk defa bir sanayi stratejisi ve bunun altında çeşitli alanlarda alt stratejiler oluşturdu. Bu bir öncelik beyanıydı. Son on yıldaki makroekonomik kazanımların sanayiye dayalı teknolojik bir dönüşüm haline getirilmesi 2023’e hazırlanan Türkiye için önemli bir gereklilik.

Sanayileşme neden önemli?

Sanayileşme, ekonomi genelindeki kaynakların diğerlerine değil öncelikle sanayiye yönlendirilmesini gerektiriyor. Yani, riskli bir politika. Eğer ekonomi, kaynaklarını bu sektöre kaydırmakla nisbi olarak bir fırsat maliyetiyle karşılaşacaksa zarara uğrarsınız. İşte bu yüzdendir ki, Alexander Hamilton, 18. yüzyılın sonlarında tarım zengini Amerika’da geleceğin tarım değil sanayide olduğunu söylediğinde ilk başta tepkiyle karşılaşmıştı. 18-19. yüzyıllarda, bir Amerikan kapitalistini tarım yerine sanayiye para yatırmaya ikna etmek, bağımsızlığına kavuşmaya çalışan Amerikan hükümetini ikna etmekten daha zordu.

    Diyeceksiniz ki, 18. yüzyılın ‘geleceğinin sektörü’ sanayi ise 21. yüzyılınki de sanayi olabilir mi? Hele 21. yüzyılda en çok ‘yenilikçi sanayiler’ ‘bilgi ekonomisi’ gibi ‘soft’ başlıkları konuşuyorsak. Haklısınız ama bunlar tarım ve madenciliğin yer aldığı ‘birincil’ sektörler ile sanayinin yer aldığı ‘ikincil’ sektörün önemini ortadan kaldırmıyor. Dahası, yenilikçi sektörlerin içinde yer aldıkları ‘üçüncül’ sektörler başarılı birincil ve ikincil sektör platformlarına ihtiyaç duyuyor; güçlü birincil ve ikincil sektörlerini kuramamış ülkelerin güçlü yenilikçi sektörler kurması zor. Oysa, Türkiye’nin iktisadi gelişimine baktığımızda birincil ve özellikle ikincil sektörleri geliştirmekte olmamız gereken yerde olmadığımızı görüyoruz. Sanayi ve sanayicinin olmadığı bir yerde teknoloji ya da yenilikçi politikaları nasıl başarılı olsun?

Türkiye’de sanayi sektörü ve     politikaları: Atatürk ve Erbakan

Atatürk ve Erbakan siyasi/ideolojik olarak ne kadar uzaksa sanayileşme konusunda birbirlerine o kadar yakınlar. Türkiye iktisat tarihine baktığım zaman, sanayileşmenin iki dönemde ana ekonomik öncelik olarak ele alındığını görüyorum: Atatürk ve Erbakan. Her iki lider de sanayileşmenin önemini kavrasa da dönemlerindeki geniş yönetici (Atatürk) ya da siyasetçi (Erbakan) kitleleri bunu kavrayamamıştı. Bu da, her iki dönemde de, ‘sanayileşmenin’ tam anlamıyla başarılmasını engelledi. Türkiye’de 1980’li yıllarda rahmetli Özal’ın döneminde Türkiye Komünist Partisi’nin (tekrar) kuruluşuna izin vererek özgürlüklere bir kapı daha açarken, 21. yüzyılın başlangıcında, 2014 yılında, siyasi partilerin kapatılmasını salık veren siyaset bilimcilerinin bunları bilmesinde fayda var.

    Hem Atatürk hem de Erbakan’ın ‘devlet liderliğinde’ sanayileşmeyi temel aldığı söylenebilir. Ancak ikisi de özel sektörün ekonominin motoru olması gerektiğini düşünüyor ve söylüyordu. Her ikisi de ekonomist değildi; kalkınma konusundaki düşünceleri ‘gözlem’ ve ‘sezgiden’ kaynaklanıyordu. Benzer ‘gözlem’ ve ‘sezgi’ 19. yüzyıl Meiji dönemi ve 20. yüzyıldaki hızlı Japon kalkınmalarında ve yine 20. yüzyıldaki Kore kalkınmasını yönlendiren ve yürüten liderlerde de vardı.

    Bu iki sanayileşme tecrübesinin de yeterince başarılı olamamasın sebebi neydi? Büyük eğilimleri tek bir sebebe bağlama saflığına düşmemek için ‘önemli’ gördüğüm iki sebebi söyleyeyim. Atatürk döneminde ‘sanayiye inanmış’ bürokrat ve siyasetçi sayısı azdı; Cemal Bayar’dan Şevket Süreyya Aydemir’e siyasi görüşleri taban tabana zıt olsa da ‘kalkınmacı’ devlet adamı yok denecek kadar azdı. 1940’lı yıllarda kaybettiğimiz havacılık sanayii bunun en üzücü sonuçlarındandır. Atatürk’ün sağlığını kaybettiği 1930’ların ikinci yarısında kalkınma hızı düşmeye başladı. Bunun üzerine büyük buhran ve İkinci Dünya Savaşı öncesi şartları gelince kaynak fakiri Türkiye kalkınmasını hızlandıramadı.

    Atatürk döneminde, ‘big push’ kategorisinde değerlendirebileceğimiz oldukça orijinal sanayileşme yöntemleri kullanıldı ve o ilk yıllarında bir sanayi bazı oluşturuldu. Ancak bu süreç bir Japon ya da Alman kalkınması örneklerinde olduğu gibi sürekli olamadı. Eğer olsaydı; Gerschenkron’un literatürüne Türk modeli olarak girebilirdi Türkiye.

    Sümerbank ve Etibank’ın kurulması, bunların bünyesinde çok sayıda diğer kamu şirketi ve tesisinin doğması Atatürk döneminde oldu. Sümerbank ve Etibank aynı zamanda bir kalkınma finansmanı kuruluşu olarak tasarlandı. Dahası, ülkede teknik bir kadronun oluşturulması gerektiği anlaşıldığından bu kuruluşlar mühendisleri hem burs veren hem işbaşında eğiten birer okul gibi düşünüldü.

    Erbakan dönemindeki sanayileşme ise siyasi istikrarsızlığa kurban gitti. Dönemin diğer siyasi partilerinin sanayi ve kalkınma konularının önemini kavrayamamış olmaları bu dönemdeki sanayileşme Rönesans’ını akamete uğrattı demek mübalağa olmayabilir. Erbakan döneminde kapsamlı bir sanayileşme süreci başlatılmıştı.

    Elektromekanik alanında Temsan (jeneratör ve türbin üretimi), Taksan (Takım tezgâhları), elektronik alanında Testaş, havacılık alanında Tusaş (bugünkü TAI) Erbakan’ın inisiyatifiyle kurulmuştu. Motor, kamyon ve otobüs üretmek için kurulan Tümosan da. Tümosan’ın Aksaray’daki tesisleri sonradan Mercedes tarafından, Konya’daki motor tesisleri ise Albayrak grubu tarafından satın alındı. O dönemde Türkiye tekstil üretiminde ilerliyor, yatırımlar yapılıyor ancak tüm tekstil makinelerini ithal ediyordu; özel sektör tekstil makineleri üretimine girmiyordu. Tekstil makineleri üretmek için Sümerbank İstanbul Defterdar (boya apre ve terbiye makineleri), Malatya (dokuma tezgâhları) ve Gaziantep (iplik makineleri) tesisleri kuruldu. Lisans anlaşmaları yapıldı. Kalkınmanın finansmanı için yurtdışındaki tasarrufları da Türkiye’ye kazandırmak amacıyla Desiyab kuruldu.

    Atatürk döneminde olduğu gibi, Erbakan döneminde de bu şirketler sonradan özel sektöre devredilebilecek statüde kuruluyordu. Ancak mevcut iktisadi devlet teşekkülleri ve KİT’ler de o dönemde bir yatırım süreci başlatmıştı. Sümerbank tekstil, seramik, fayans, ayakkabı, kimyevi boyalar alanlarında (İzmir-Bayındır, Iğdır, Tortum ve daha birçok kent ve kasabada), Türkiye Çimento Sanayi çimento alanında (Ergani ve Urfa’dan Edirne Lalapaşa’ya kadar), SEKA kâğıt üretiminde (örneğin Çaycuma, Giresun Afyon, Balıkesir), Makine Kimya Endüstrisi (Çankırı, Polatlı, Erzurum), Türkiye Gübre Sanayi (Mardin Mazıdağ, Kars, Gemlik gibi şehirler) çok sayıda yeni tesis kurdu. Bu tesislerin Türkiye’nin kırsal kesimine dağılarak yerel kalkınmayı desteklemeleri amaçlanmıştı. Ne yazık ki, tüm bu gayretler siyasi çatışmaların kurbanı oldu, Türkiye’nin sanayileşmesi akamete uğradı. Benzer sektörleri hedefleyen Kore ise alabildiğine ilerleyerek bugün LCD ekranlardan akıllı telefonlara, otomotivden nükleer santral teknolojisine kadar dünyanın en önemli ekonomileri arasına girdi.

    Unutmadan, Atatürk dönemini Yahya Sezai Tezel’in ‘Cumhuriyet Döneminin İktisat Tarihi’ (Yurt Yayınları), Erbakan dönemini ise Kahraman Emmioğlu’nun Türkiye’nin Sanayileşme Serüveni (Elips Kitap, 2012) kitabından anekdotlarla takip edebilirsiniz.

Murat Yülek

Alıntı:
http://www.zaman.com.tr/murat-yulek/ataturk-ve-erbakan-iki-sanayilesmeci-lider_2198514.html

7 Şubat 2014 Cuma

FAİZ ARTIRIMININ ETKİLERİ

FAİZ ARTIRIMININ ETKİLERİ OLACAK

Merkez Bankası’nın faiz artırımını değerlendiren Yıldırımtürk, “Bankayla yapılan anlaşmalarda alınan kredinin faizi ileriye dönük değiştirilmez. Yeni bir kredi alıyorsanız o zaman daha yüksek faiz ödeyeceksiniz. Örneğin 30 yıllık bir kredi almışsınız bankaya borçlanmışsınız onun faizi değişmez ama tek taraflı bir anlaşma biçiminde 5 senede bir yeniler şeklinde bir ifade varsa bu o statüye göre değişir. Düştüğünde de değişir. Düştüğünde vatandaş yeniden yapılandırmaya gidebilir. Ama şu andaki çoğu kredilerde yapılandırma var mı bilmiyorum. Şu anda ihtiyaç kredilerinde ticari kredilerde kredi kartı gecikme faizinde gibi birçok kalemde bu faizler etkisini gösterecektir.” diye konuştu.

FAİZ ARTIŞI GEÇ KALDI

Yıldırımtürk, faiz artırımının zararlarını şöyle anlattı: “Merkez Bankası’nın faiz artırması gerekliydi ama geç kaldı. Merkez Bankası piyasayı iyi okuyamadı. Eğer Merkez, piyasayı iyi okuyabilseydi, örneğin Taksim Gezi olaylarında çıkan dövize karşılık veya yükselen faize karşılık yüzde 4,5 politika faizi ile piyasada işlem gören faiz arasındaki o farkı kapatacak, 25 baz puanlık yavaş yavaş faiz artırımları yapabilirdi. Ama faiz artırımına direndiği için en sonda birikti birikti temerrüt faiziyle birlikte böyle bir şok faiz artırımıyla piyasanın önüne geçmeye çalıştı. Döviz fiyatının artması ekonomiye daha sınırlı bir şekilde yansıyor, çünkü vatandaşın elinde döviz yok, dövizde iş yok, daha önce de uyardılar 'döviz cinsinden borçlanmayın' diye. Dolayısıyla dövizde büyük firmaların açık pozisyonlarını sigortaladıklarını düşünüyorum onlarda sıkıntı yok ama faiz artırdığınız zaman sokaktaki en küçük birimdeki kredi kartı kullananlarla en büyük işletmelerin kullandıkları kredinin faizi de artmış oluyor. Toplumun daha geniş bir kesimine bu yansıyor.”

Faizlerin tekrar artması halinde ciddi bir tehlike olabileceğine dikkat çeken Yıldırımtürk, “Merkez faiz artırmak zorunda kaldı. Dolardaki dengeli dalgalanmaya bakarsak şimdilik faiz artırımı yeterli geldi. Ama faizi kısım kısım artırmak varken, şimdi daha fazla artırmak zorunda kaldık. Bu yeterli mi bunu yine dışarIdan para verecek olan insanlar karar verecek.” dedi.

Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/doviz/dolarla-ilgili-ilginc-tahmin/92016

5 Şubat 2014 Çarşamba

Türkiye piyasaları Fitch ve Moody's'ten yatırım yapılabilir notu aldığından beri dalgalanıyor

Not artırımından bugüne gelindiğinde ise borsa ve liranın performansı, notun kısa vadede yeni yatırımlar çekmek için yeterli olmadığı sonucunu doğuruyor.

Türkiye'nin kredi notunu, yatırım yapılabilir seviyesine ilk olarak Fitch çekti. Bu not artışı 5 Kasım 2012'de gerçekleşmişti.

6 ay sonra da Moody’s Türkiye'ye aynı notu verdi. İki not arasındaki zaman diliminde İstanbul Borsası endeksi yüzde 21 yükseldi.

Yatırım yapılabilir notu ise yeni yatırım çekmedi. 16 Mayıs 2013'ten bugüne borsa endeksi düşerken faiz ve kurlar arttı.


İki kredi derecelendirme kuruluşu tarafından notu artırılan Türkiye piyasalarında borsa endeksi yüzde 30 düştü.

Yabancı yatırımcılar Mayıs'tan bugüne yaklaşık bir buçuk milyar dolarlık hisse sattı. Lira da değer kaybetti.

Not artışlarına rağmen lira, Euro ve dolar karşısında ortalama yüzde 27 oranında değer kaybetti.

Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/borsa/not-artti-borsa-dustu/91979

31 Ocak 2014 Cuma

Büyük Türkiye Fonu mu kurulacak?

Başbakan Erdoğan'ın sıradışı ekonomik önlemlerinin detayları konuşulmaya başlandı

Başbakan’ın sözünü ettiği B ve C planları tartışılmaya başlandı. Hem döviz hem de hisse senedi piyasasında büyük dalgalanmaların önüne geçecek, regülatör görevi görecek bir ‘Fon’un kuruluş hazırlığı yapıldığı konuşuluyor.
Merkez Bankası’nın faiz artırım kararı ile ilgili yorumu sorulduğunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan B ve C planları olduğundan sözetti. Erdoğan “Sonuçları görmek için bir süre sabredeceğiz. Ancak beklenen sonuç elde edilmezse B ve C planları devreye girebilir. Yüksek faiz kullanılabilecek tek enstrüman değildir” dedi.
Erdoğan’ın İran dönüş yolunda söylediği bu sözler sıcağı sıcağına yorumlanırken, “Acaba bir Tobin vergisi mi geliyor” endişesi yarattı. Sermaye hareketlerine sınırlamaya yönelik bir düşünce olmadığı en yetkili ekonomi kurmayları tarafından dün vurgulandı bu iddialar yalanlandı. Bunun üzerine Erdoğan’ın sözünü ettiği B ve C planlarının neler olabileceğine yönelik tahminler başladı.
Kulislerde öne çıkan plan dünyada pek çok örneği olan bir devlet yatırım fonunun kuruluşu ile ilgili hazırlıklar oldu. Fonun iki temel işlevi olacağı, herşeyden önce finansal piyasalarda bir regülatör görevi yani dengeleyici olacağı belirtiliyor. Ayrıca fon, fiyatların çok düştüğü noktalarda alımlar yaparak önemli kazanımlar da elde edebilir.

Kamu Ortaklığı İdaresi gibi

Borsanın yıllar önceki halini hatırlayanlar, piyasada bir kamu otoritesi gibi konumlanan Kamu Ortaklığı İdaresi’nin işlevini hatırlatıyorlar. Kamu Ortaklığı İdaresi’nin elemanları her gün borsa salonuna gelir, eğer fiyatlar aşırı düşerse alım yönünde, aşırı yükselirse satım yönünde hareket ederek bir denge sağlamaya çalışırlardı. Borsanın lokomotif kağıtlarında yapılan bu alım ya da satımlar dalga dalga diğer hisselere de yayılırdı. Her ne kadar Borsa’nın büyüklüğü artık, tek bir kurumun davranışı ile yön değiştirmeyecek hacime ulaştıysa da psikolojik olarak bir Türkiye Fonu’nun BİST’deki duruşunun diğer yatırımcıların reflekslerinde değişime neden olabileceği belirtiliyor. Aynı fonun sadece hisse senedi piyasasında değil, döviz piyasasında da düzenleyici bir rol oynayabileceğine de dikkat çekiliyor.

Devlet özel sektör el ele kurabilir

Her ne kadar yatırım fonlarını genellikle kamu otoritesi kursa da, Türkiye için oluşturulacak modelde kamu ve özel sektörün bir arada hareket edebileceği de belirtiliyor. Fonun ilk etapta 10 milyar dolar büyüklüğünün olabileceği belirtilirken, bu havuza en büyük katkıyı devletin yapması bekleniyor.
Sözkonusu katkı için kaynağın İşsizlik Fonu’ndan sağlanabileceği belirtiliyor. İşsizlik Fonu’nda halen 65 milyar TL‘nin üzerinde bir para bulunuyor. Bu kaynağın en az yüzde 20’lik kısmının Büyük Türkiye Fonu’na aktarılabileceğinin altı çiziliyor. Fonun yüzde 15-20’lik kısmının yani 1 ile 1.5 milyar dolarlık kısmının da özel sektör tarafından oluşturulabileceği ifade ediliyor. Gelen talebe göre özel sektöre verilecek payın artırılabileceği ya da Fon’un büyüklüğünün 15-20 milyar dolara çıkarılabileceği de konuşuluyor. Bir başka görüşe göre de kurulacak fonun büyüklüğünün ilk etapta milyar dolarlarla ifade edilmesine gerek yok. Kore’nin devlet fonunu ilk etapta 1.1 milyar dolar Azerbaycan’ın Ulusal Petrol Fonu’un ise sadece 300 milyon dolarla kurduğuna dikkat çekiliyor. Bu fonların daha sonra sırasıyla 60 ve 30 milyar dolarlık büyüklüklere ulaştığına vurgu yapılıp şu değerlendirmede bulunuluyor:
“Önemli olan fonun büyüklüğünden çok işlevi. Fonun alacağı tavır, piyasa için de gösterge olacak. Bir nevi pusula görevi görecek. Dolayısıyla psikolojik etkisi parasal büyüklüğünün getirdiği ağırlıktan daha fazla olabilir. İlk etapta 1 milyar dolar büyüklükle kurulsa bile piyasalar üzerinde etkili olabilir.”

GM ve BofA böyle kurtuldu

Ülke yönetimleri son yıllarda işlerin sarpa sardığı dönemlerde varlık alım programları uygulayabiliyorlar. Örneğin ABD Hazinesi, Lehman Brothers batışı ile başlayan krizde bir otomotiv devi olan GM’in batma noktasına geldiğini görünce 49.5 milyar dolarlık bir hisse alımı yapmıytı. GM’in yüzde 61’i ABD devleti’nin eline geçerken, işler düzeldikten sonra bu hisseler Kasım 2010’dan itibaren peyderpey elden çıkarıldı. Yine benzer bir şekilde sorunlu varlıkların kurtarılması programı çerçevesinde Bank of America’ya da 45 milyar dolar enjekte edilmişti. 2009’dan sonra kriz etkisini kaybedince BofA aldığı bu kaynağı devlete ödemişti. ABD hükümeti bu tip hareketleri “Sistemin işlemesi, sektörün büyük oyuncularının kaybedilmemesi, ekonomik istikrar ve işsizliğin zincirleme biçimde hortlamaması” adına yaptığını duyurmuştu.

Dünyada örneği çok

- Devlet fonları tüm dünyada çok amaçlı olarak kullanılıyor. Devletin stratejik roller biçtiği sektörler, bu fonlar tarafından destekleniyor.
- Devlet fonları zaman zaman dünyada varlık fiyatları düştüğünde yani alım fırsatları doğduğunda başka ülkelerde de yatırım yapabiliyor.
- Ancak Türkiye’de kurulacak fonun şu an ilk etaptaki görevinin iç piyasada bir denge unsuru olarak çalışması olacağı konuşuluyor.
- Şu an dünyada 70’in üzerinde devlet fonu var. Büyüklükleri 300 milyon dolarla 90 milyar dolar arasında değişiyor ve toplamda 2 trilyon doların üzerinde bir varlığa sahipler.
- Bu fonları cari fazla veren ülkeler ağırlıklı olarak kurarken, cari açık veren Brezilya, Şili, Peru Güney Afrika, Endonezya gibi ülkelerin de devlet fonu kurduğu dikkati çekiyor.
- Fonlarda yönetim şöyle işliyor: “Fon yasayla kuruluyor ve başında özerk bir yönetim komitesi bulunuyor. Üyeler ağırlıkla ekonomi bürokratlarınca atanıyor.”
Bazı fonlara özel sektörde deneyimli, başarısını kanıtlamış CEO’lar da getirilebiliyor. Fonların günlük işleyişine karışılmıyor ancak yıllık hesapları ve performansı parlementolar tarafından denetleniyor.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/buyuk-turkiye-fonu-mu-kurulacak/570166

Bankaları korku sardı!

Küresel krizde firmalardan kredileri geri çağıran ya da verdikleri kredinin faizini yükselten bankaların yine mektup hazırlığı içinde oldukları belirtiliyor.

ASO Başkanı Özdebir, “Bu sefer bankalardan itidalli olmalarını bekliyoruz” dedi.

Merkez Bankası’nın faizleri yükseltmesi, bankalardan kredi kullanan şirketlerin durumunu zora soktu.

‘Olağanüstü durum’

Bankaların reel sektöre imzalattıkları kredi sözleşmelerinde, ‘Piyasa şartlarında oluşabilecek olağanüstü değişikliklerin faize yansıtılmasını aynen kabul ediyorum’ şeklinde ifadelerin yer aldığı, Merkez Bankası’nın olağanüstü faiz artışıyla bu şartın uygulanabilir hale geldiği belirtiliyor. Bilgi veren kaynaklar, bazı bankaların düşük faizle kredi verdikleri firmalara, ‘yeni şartlar nedeniyle kredinizin faizi 1 puan-2 puan yükseldi’ mesajları taşıyan mektuplar göndermeye başladığını söylediler.

Erken kapatma riski

Faizin düşük olduğu dönemlerde bankalardan kredi kullanan çok sayıda şirketin yeni gelişmeler nedeniyle faiz artış riskiyle karşı karşıya kalacağı belirtiliyor. Borçlu firmaların yüksek faizi kabul etmemeleri halinde kredilerini vadesinden önce kapatmaları istenebileceği ifade edilirken, özellikle küresel kriz döneminde bunun yaşandığına dikkat çekiliyor.

Gelişmeleri değerlendiren banka yetkilileri, belirsizlikler nedeniyle yeni faiz maliyetlerinin henüz hesaplanamadığını, maliyet hesabının çıkarılmasıyla birlikte mektupların reel sektöre daha yaygın gönderilebileceğini söylediler.

Maliyet hesaplanıyor

Bankacılar, yaşanan gelişmelerin olumsuz sonucu olarak kredi kullanan bazı firmalarda ödeme riskinin arttığını, bu durumun ayrıca değerlendirildiğini belirttiler.

2008 ve 2009’da bunları yaşadık

Konuyu değerlendiren Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir, bankalardan değişken faizli kredi alan tüm firmalar için risk oluştuğunu belirterek, “Çünkü faiz ve kur artışları nedeniyle paranın maliyeti değişti. Bankalar sabit faizle kredi alan firmalara bile çeşitli zorluklar çıkarabilirler. Biz bunu 2008-2009 yıllarında yaşadık. Bankalar şimdi daha itidalli davranmalı, müşteri olmadan bankacılık olmayacağını unutmamalılar” dedi.

Şirketlerin sicili bozulasın

Özdebir, döviz artışı nedeniyle firmaların bankalara verdiği teminatların değerinin düştüğünü, bu nedenle firmalardan ek teminat talebinde bulunabileceklerine dikkat çekti. Özdebir, borçlu firmaların sicili bozulmadan ekonomi yönetiminin hem bankaları hem reel sektörü rahatlatacak ek önlemler alması gerektiğini söyledi.

Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/ekonomi/bankalari-korku-sardi/91866

Economist'ten Sabancı ve Koç analizi

Derginin yeni sayısında ayrı bir yazıda Koç ve Sabancı gruplarının Türkiye ekonomisi içindeki yerine değiniliyor ve "iki büyük aile şirketi ülkedeki krizi savuşturmalı" yorumu yapılıyor.
Yazıda Koç ve Sabancı gruplarının geçmişleri, mevcut yapıları ve Türkiye ekonomisi içindeki konumları ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.
Yazının başında Türkiye'nin en eski ve en büyük iş hanedanlarının yıllar boyunca çeşitli ekonomik ve siyasi fırtınaların üstesinden gelerek yaşamayı sürdürdüğü, ilgi alanlarının bankacılıktan ve perakendecilikten elektrik, araba ve buzdolabı üretimine kadar farklı alanlara uzandığına, yan kuruluşlarının birçoğunun küresel firmalarla ortak girişim türünde oldukları, kredi derecelendirme kuruluşu Standart & Poors'un Koç grubuna Türkiye'ye verdiğinden daha yüksek not verdiği aktarılıyor.
Economist, Türkiye'deki son faiz artırımıyla ortaya çıkan tablonun bu iki gruba dayanıklılıklarını göstermek için yeni bir fırsat sunduğunu yazıyor.
Dergiye göre Türk Lirası'nın değerindeki yeni düşüşler, yüksek borçlanma maliyetleri ve enflasyon artışları bu grupların Türkiye içindeki satışlarını vurabilir ama grupların döviz pozisyonları idare edilebilir durumda.
Yazıda iki grubun temsilcilerinden Mustafa Koç ve Güler Sabancı'nın genel olarak politikanın dışında durdukları ancak Koç holdinge ait bir otelin (Divan Otel) Gezi Parkı gösterileri sırasında kapılarını göstericilere açmasının bakanların tepkisine neden olduğu aktarılıyor.
Yazının en sonunda şu yoruma yer veriliyor:
"Bazı daha genç Türk köklü ailelerinden farklı olarak Koç ve Sabacı klanları gazete veya diğer haber yayın organlarına sahip olma gösterişine karşı direndiler. Ayrıca kamunun sahip olduğu tesisleri inşa etmek veya işletmeye de yaklaşmadılar. Bu, çıkar çatışmaları ve rüşvet yiyen yetkililerle dolu bir alan. Geçmişteki akıllı hükümetler bu iki hanedanın kendileri için tehdit olmadığını anladılar ve onları, işlerini yapmaya devam etmelerine müsaade ettiler. Bu uzun süre devam etsin."

Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/dunya/economist-gelisen-ulkelerle-ilgili-panige-gerek-yok/91869

29 Ocak 2014 Çarşamba

Kaderleri ABD Merkez Bankası gibi güçlü bir kurumun ellerinde

...
BBC’nin iş dünyası editörü Robert Peston da bugün yayımlanan analizinde, “Bu piyasaları asıl ilgilendiren durum şu: kaderleri bir noktaya kadar, üzerinde hiçbir etkileri olmadığı ve onların ihtiyaçlarına göre adım atma gibi bir sorumluluğu da bulunmayan ABD Merkez Bankası gibi güçlü bir kurumun ellerinde” diyor.
Peston, ‘sermayenin ülkeyi terk etmesiyle Türk Lirası’nın düşüş yaşadığını’ ve bu durumun Güney Afrika, Arjantin ve Hindistan gibi gelişen pazarlarda da yaşandığını söylüyor.
Peston’un Türkiye’ye ilişkin yorumu şöyle:
“Çok hızlı büyüdükleri için, [İngiltere gibi] çoğu gelişmiş ülkeler resesyona batmışken ve faiz oranlarını rekor seviyelere indirmişken, yatırımcı paralarını çektiler.”
“Şimdi, ABD ve İngiltere gibi ekonomiler düzelirken ve faiz oranlarının da tekrar artması beklenirken bu para da Türkiye ve Hindistan gibi ülkeleri terk ediyor, bu da borsalarının ve para birimlerinin değerlerinin büyük oranlarda düşmesine neden oluyor. Dolayısıyla, para biriminin değersizleşmesi nedeniyle de enflasyon getiriyor ve ekonomilerindeki istikrarı da tehlikeye atıyor.”
Türkiye ile aynı grupta değerlendirilen ve dünya piyasalarındaki sıcak para akışına duyarlı “kırılgan beşli” arasında yer alan Hindistan da dün beklenmedik şekilde faiz oranlarını yüzde 7,75’ten yüzde 8’e çıkarmıştı.
...

Alıntı:
http://finans.mynet.com/haber/detay/dunya/ekonomistler-faiz-artirimi-olumlu-ic-ve-dis-riskler-devam-ediyor/91818