11 Şubat 2017 Cumartesi

Bir yabancı yatırımcının gözünden Türkiye'yi hâlâ cazip kılan 10 neden

Bu yıl Türkiye, yatırımcılar için analizi oldukça zor bir ülke. Temkinli olmak için bir çok neden var. Güvenlik kaygıları, iç siyasi istikrar konusu, kutuplaşma, Nisan ayındaki referandum şartları zorluyor.
Ayrıca ülkenin büyük dış finansman ihtiyacı, borçların çevrilmesiyle ilgili oluşan endişeler, TL'deki değer kaybı ile Merkez Bankası'nın alışılmışın dışında karmaşık ve öngörülemez bir para politikası uygulaması da işleri zorlaştırıyor.
Ancak hâlâ Türkiye'yi cazip bir yatırım haline getiren özellikler de var.

Değer yitiren TL

İlk olarak nereden bakarsanız bakın, Türk Lirası artık ucuz hale gelmiş durumda. Reel efektif döviz kuru 2003 seviyelerinde.
Ülkenin pek çok sorunu olsa da, 2003'ten bu yana çok sayıda olumlu yönde değişim yaşandı. Kamunun borcu üçte iki oranında azaltılmış durumda.
Bankacılık sistemi artık çok daha kuvvetli.
Türkiye ekonomisinin 2003'e kıyasla çok daha dirençli ve dinamik olduğu rahatça söylenebilir.
Kurlardaki bu aşırı hareketler karşısında dahi bankaların ve özel sektörün ayakta kalabiliyor olması da bu dirence işaret ediyor.

'TL cinsi varlıklar zaten portföylerden çıkmıştı'

İkinci pozitif nokta yatırımcı pozisyonları. Pek çok portföy yöneticisi, fonlardaki Türkiye ağırlığını zaten azaltmış durumda.
Fonların büyük kısmı alım fırsatı için kenarda bekliyor. Bir sinyal arayışındalar.
Merkez Bankası'nın politika faizinde artırıma giderek hayatlarını kolaylaştırmalarını ümit ediyorlardı ama Merkez Bankası suları bulandırdı ve karmaşık para politikasına tutunmaya karar verdi.

'Kredi kalitesi yüksek'

Üçüncü nokta kredi kalitesi. Türkiye'deki kredilerin kalitesi hâlâ güçlü. Kredi kullananların bu kredileri geri ödeme istediği sürüyor.
Takibe düşen kredilerin toplama oranı yükselişte olsa da oran olarak hâlâ çok düşük seviyelerde.
Bütçe dengesi de gücünü koruyor.
Bütçe açığının milli gelire oranı %2'nin, kamu borcunun milli gelire oranı ise yüzde 35'in altında.
Pek çok Avrupa Birliği üyesi ülke bu oranlara imrenerek bakardı.
Ayrıca demografi de Türkiye'den yana ve büyümeyi destekleyici güçler yerinde duruyor.

'Referandum fiyatların içinde'

Dördüncü olarak referandum muhtemelen piyasa tarafından fiyatlanmış durumda.
Tam bir seçim kazanma makinesi olan [Recep Tayyip] Erdoğan'ın icracı Başkan olduktan sonra ülkeyi kutuplaştıran politikalardan uzaklaşması beklentisi var.
Referandum sonrasında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) en iyi yaptığı şeye odaklanması ümit ediliyor: Büyümeye hız kazandırmak ve Türklerin yaşam kalitesini yükseltmek.
Türkiye'de uygulanması muhtemel başkanlık sistemi konusunda çok sayıda haklı kaygı var. Yeni anayasanın yeterli denetim mekanizmalarına sahip olmayacağı eleştirileri var.
Türkler referandumda tüm bu konuları tartacak ve kararlarını verecek.
Türkiye'deki kurumların yaşadığı erozyonlar dikkate alındığında bu eleştiriler son derece yerinde.
Eğer denetim mekanizmaları çalışmazsa ülkenin büyümesi de potansiyelinin altında kalacaktır.
Ancak Türkiye'nin büyüme modeli zaten 2013'te, hatta 2011'de Asya tipi merkeziyetçi bir yapıya evrilmişti.
Güçlü bir siyasi partiye dayanan bu sistem pek çok Asya ülkesinde işe yarıyor ve büyümeyi getiriyor.
Bu modelin en başarılı olduğu ülke Singapur. Ama daha az başarılı Rusya gibi ülkeler de. Türkiye bu yelpaze içerisinde bir yere oturacak.

'Kıbrıs'ta mutlu son hâlâ mümkün'

Beşinci olarak, her ne kadar yılın ilk haftalarındaki kadar olası gözükmese de Kıbrıs'ta bir kalıcı siyasi çözüme ulaşılması ihtimali hâlâ masada.
Kıbrıs sorununun aşılması, Türkiye ve AB arasındaki pek çok tıkanıklığı açacaktır. Ayrıca Türkiye enerji alanında çok sayıda fırsat da yakalayabilir.
Ancak, Yunanistan'a kaçan askerlerin iade edilmemesi işleri karıştırabilir.
AB'yle ilişkiler özelindeyse her ne kadar ilişkilerde gerilimler yaşansa da göçmen anlaşması hâlâ yürürlükte.
Almanya ve İngiltere Başbakanları Angela Merkel ile Theresa May'in Türkiye ziyaretleri de Avrupa'nın Türkiye'yle köprüleri korumak istediğini gösteriyor.
AB Türkiye ekonomisi için kilit çıpa olmaya devam edecek ve önümüzdeki süreçte belki de tek denetim mekanizması olacak.
Erdoğan'ın da yabancı yatırımcılara Türkiye hikâyesini satarken, AB üyelik süreci açısını kullanmaya devam etmesi gerekiyor.

Trump etkisi

Altıncı olarak, Donald Trump Erdoğan için olumlu bir ABD Başkanı oldu. Obama döneminin son aylarında Türkiye - ABD ilişkileri son derece gerilmişti.
Zaten bozuk olan ilişkilerin daha da kötüleşmesi zor. Hem Trump hem de Erdoğan kendilerini güçlü liderler olarak görüyorlar.
Trump da İran'la yaşayabileceği çekişmelerde Türkiye'yi yanında görmek isteyecektir.

'Cari açık azalacak'

Yedinci konu cari açık. Milli gelirin yüzde 4 ila 5'ine ulaşan cari açık Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı olmaya devam ediyor.
Bunun üstüne bir de ABD Merkez Bankası Fed'in faiz artırım sürecine gireceği beklentileri var.
Ancak bu yıl Türkiye ekonomisinin sıkılaşan para politikasının da etkisiyle yavaşlayacağı ve ithalat talebinin azalacağı düşünülüyor.
TL'deki değer kaybının da ihracata destek olması beklenebilir. Bu da cari açığın bir miktar kapanmasını sağlayacaktır.
Ancak kaybedilen turizm gelirini ve giderek artan enerji maliyetlerini ikame edecek bir gelişme yok.

'OHAL yatırımcıyı rahatsız ediyor'

Sekizinci olarak güvenlik endişeleri bu yıl da gündemi meşgul ediyor.
2016'daki darbe girişimi, tasfiyeler, IŞİD ve Kürt sorunu ile Türkiye kesinlikle zorlu bir noktada.
Darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl başlangıçta yatırımcılar tarafından anlayışla karşılanmıştı.
Ancak OHAL süresinin uzaması ve temel hak ve özgürlüklerin çiğnenmesi yatırımcıyı da endişelendiriyor.
Beklentiler ve umutlar Erdoğan'ın başkanlık sistemini elde ettikten sonra barış sürecine geri dönülmesi yönünde.
Türkiye'nin giriştiği son diplomatik çabalar da Suriye ve Irak'tan gelen tehditleri azaltıcı yöndeydi.
Ancak IŞİD tehdidi hâlâ ciddi bir sorun ve Türkiye'nin elde edebileceği en büyük başarı belki de Suriye ve Irak'taki çatışmalara daha fazla sürüklenmemek olur.

'Türkiye hikâyesi değişebilir'

Dokuzuncu konu ise Türkiye hikâyesinin kısa sürede olumluya dönme olasılığı.
Şu anda para politikası net değil. Merkez Bankası'na yatırımcı güveni düşük seviyelerde.
Piyasayla boğuşmaya başlamak genellikle karar alıcılar için iyi sonuçlanmaz. Bunun yerine yapılabilecek şey, piyasanın da desteklediği rasyonel politika geliştirme yoluna geri dönülmesidir.

'Not baskısı ortadan kalktı'

Onuncu konuysa Türkiye'nin kredi notu. Son yatırım yapılabilir ülke notunun da yitirilmesi üzücüydü.
Ancak piyasaya çok büyük bir etkisi olmadı çünkü zaten fiyatlara yansımıştı.
Not indirimi endişelerinin ortadan kalkmasıyla birlikte Türkiye yoluna devam edebilecek.
Ancak yine de siyasilerin kredi derecelendirme kuruluşlarını hedef alan açıklamalar yapması duruma hiç yardım etmiyor, tam tersine ülkeye zarar veriyor.
Bunun yerine kredi derecelendirme kuruluşlarının not indirimlerine gitmesine neden olan endişelere kulak verilmeli ve politikalar da buna göre şekillendirilmeli.
Sonuç olarak, her ne kadar kısa vadedeki sert dalgalanmalar ve siyasi gürültü bu inancı sınasa da, uzun vadede Türkiye konusunda daha iyimserim.
Mali disiplin, güçlü bankacılık sistemi, büyümeyi destekleyen demografik yapı, girişimcilik kültürü hâlâ AKP hükümetinin içinde var.
AB çıpası da her ne kadar sarsılsa da hâlâ yerinde duruyor.

Tim Ash
BlueBay Capital Varlık Yönetimi

Alıntı:
http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-38856134?ocid=socialflow_facebook


7 Şubat 2017 Salı

Ticaret biterse savaş başlar

Alibaba'nın sahibi Jack Ma, ticaretin durduğu yerde savaşın başlayacağını söyledi
Forbes'un 2015 rakamlarına göre 21.4 milyar dolarlık servetiyle Çin'in ikinci, dünyanın ise 33'üncü en zengin kişisi olan Alibaba Group'un CEO'su Jack Ma, Avustralya'nın Melbourne kentinde yaptığı konuşmada "Herkes ticaret savaşlarından endişelendi. Eğer ticaret durursa, savaş başlar. Ancak endişe sorunu çözmüyor. Yapabileceğiniz tek şey müdahil olmak ve ticaretin insanların iletişimine yardım ettiğini kanıtlamak" dedi. Küresel ekonominin sadece para ve malların dolaşımı olmadığını belirten Ma "Ticaretin insanların iletişimini güçlendirdiğini kanıtlamalıyız. Adil, şeffaf ve kapsayıcı bir ticarete sahip olmalıyız. Ticaret kültürlerin değiş tokuşudur. Kültürlerin ticaretidir" diye konuştu.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/ticaret-biterse-savas-baslar/1166182

6 Şubat 2017 Pazartesi

Varlık Fonu nedir, nasıl çalışır?

Ulusal Varlık Fonları, çeşitli finansal varlıklara yatırım yaparak gelirini artırmayı hedefleyen, devletin sahipliği ve yönetimi altında çalışan fonlardır.

Mahfi Eğilmez’in blogunda yer verdiği yazıya göre, Varlık Fonu’nun geliri genellikle bütçe fazlalarından oluşur. Bir ülke eğer bütçe fazlası veriyorsa bu fazlayı 4 şekilde kullanabilir: (1) Harcamalarını artırır. (2) Mevcut vergi yükünü düşürür. (3) Borçlarını erken ödemeye tabi tutabilir. (4) Bir varlık fonu kurarak bütçe fazlalarını buraya aktarır ve bu fonla ulusal ya da yabancı bazı finansal varlıkları satın alıp gelirlerini artırmaya çalışarak gelecek kuşaklara refahı aktarma yoluna gidebilir.

Bu tür fon yönetimlerinde temel hareket noktası varlıkları risk ve getiri dengesini gözeterek kazanç amaçlı kullanmaktır. Bu işlemleri, bütçe kısıtlamaları ve parlamentonun sıkı denetimi altında yürütmek kolay değildir. Varlık fonu kuruluşunun bir nedeni de bu kısıtlamalardan kurtulmaktır.

VARLIK FONU NE ZAMAN KURULDU?
Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketinin Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 26 Ağustos 2016 tarihinde Resmi gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

VARLIK FONU’NUN AMACI NEDİR?
Başbakanlığa bağlı, ana faaliyet konusu fonların kurulması ve yönetimi olan, sermaye piyasalarında araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, yurt içinde kamuya ait varlıkları ekonomiye kazandırmak, dış kaynak temin etmek, stratejik, büyük ölçekli yatırımlara iştirak etmek için Türkiye Varlık Fonu ve bu fona bağlı alt fonları kurmak ve yönetmek üzere Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi kuruldu.

Şirket, stratejik yatırım planında belirtilen hedeflerle likidite, yatırım, risk ve getiri tercihlerini dikkate alarak, yerli ve yabancı şirketlerin paylarının, Türkiye ve yurt dışında kurulan ihraççılara ait payların ve borçlanma araçlarının, kıymetli madenler ve emtiaya dayalı olarak ihraç edilen sermaye piyasası araçlarının fon katılma paylarının türev araçlarının, kira sertifikalarının, gayrimenkul sertifikalarının, özel tasarlanmış yabancı yatırım araçlarının ve diğer araçların alım satımını Türkiye Varlık Fonu adına gerçekleştiriyor.

KURULUŞ SERMAYESİ 50 MİLYON LİRA

Şirketin 50 milyon lira olan kuruluş sermayesi, Özelleştirme Fonu'ndan karşılandı. Tamamı ödenmiş olan bu sermayeyi temsil eden paylar Özelleştirme İdaresi Başkanlığına ait ve şirketin hisse senetleri nama yazılı.

Şirketin en az 5 kişiden oluşan yönetim kurulu, başkan ve üyeleri ile genel müdürü başbakan tarafından atanıyor.

Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi ile bağlı şirket veya iştirakleri ile fon ve bünyesinde kurulacak alt fonları kapsayan 3 yıllık stratejik yatırım planı yönetim kurulu tarafından hazırlandı ve Bakanlar Kurulunun onayıyla yürürlüğe girdi.

Türkiye Varlık Fonu'nun kaynakları, Özelleştirme Yüksek Kurulunca özelleştirme kapsam ve programında bulunan ve fona devrine karar verilen kuruluş ve varlıklarla Özelleştirme Fonu'ndan fona aktarılmasına karar verilen nakit fazlasından oluştu. Gerçekleştirilen faaliyetler neticesinde elde edilen, tescile tabi olabilen diğer her türlü değer, ilgili siciline veya kütüğüne Türkiye Varlık Fonu adına tescil edildi.

KİM DENETLİYOR?

Şirket ve şirket tarafından kurulacak diğer şirketler, Türkiye Varlık Fonu ve kurulacak alt fonlar bağımsız denetime tabi ve şirket, Sermaye Piyasası Kanunu kapsamında kurumsal yönetim düzenlemelerine uyuyor.

Türkiye Varlık Fonu'nun mal varlığı ile şirkete yönetilmek üzere devredilen varlık ve haklar şirketin mal varlığından ayrıldı.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/varlik-fonu-nedir-nasil-calisir/1166003


11 Ocak 2017 Çarşamba

Temettü nedir? nasıl alınır? dağıtımı nedir?

1. Temettü nedir?

Temettü ya da kâr payı, şirket ortaklarının bir dönem içinde işletmenin elde ettiği kardan nakit veya hisse senedi olarak pay alma hakkı anlamına gelmektedir.
Hisse senedinin en önemli ortaklık haklarından olan temettü, her bir ortağın sahip olduğu hisse senedi miktarına göre belirlenmektedir. Her ortak, Hisse senedi miktarına göre temettü payı alabilmektedir.

2. Temettü nasıl alınır?

Temettü veya sıkça ifade ediliş şekliyle kar payı almak ya da buna hak kazanmak için hisse senedi sahibi olmanız gerekiyor. Sahip olduğunuz ortaklık sayesinde şirketin temettü ödeme gününde bu hakkı elde etmiş oluyorsunuz. Bu haktan yararlanmanız için şirketin temettü ödeme gününden bir gün evvel dahi hisse senedi aldığınızda temettü ödemesi alabilmeniz mümkün olur.
Sıkla temettü almak için hisse senedi ne zaman alınmalı sorusunun da cevabı merak ediliyor. Temettü almak için temettü verimliliği yüksek şirketlerden hisse almayı tercih edebilirsiniz.

3. Temettü dağıtımı nedir?

Şirketin yıllık net dönem karından vergiler ve diğer ödemelerin çıkarılması sonucunda kalan kısmın en az yüzde 20’sini dağıtması, temettü dağıtımı olarak adlandırılır.
Yatırımcıların temettü dağıtan şirketlere daha fazla güvenmesi nedeniyle temettü dağıtımı önemlidir. Temettü verimliliği yüksek olan şirket, yatırımcılar tarafından bu sebeple tercih edilir. Uzun vadeli hisse senedi alan yatırımcılar temettü verimliliği yüksek olan şirketlerle hem sermaye hem de temettü kazancı elde etmiş olur.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/2017de-temettu-verme-potansiyeli-yuksek-hisseler/1157265


10 Ocak 2017 Salı

Merkez Bankası Türkiye'de nasıl saygınlaştı?

Merkez Bankası'nın asıl görevi olan fiyat istikrarını sağlaması ile ekonomiye güven geliyor

Ekonomideki dengesizliklerin önüne merkez bankalarının doğru yönetimi ile geçilebilir. Merkez bankalarının tüm dünyadaki asli görevi fiyat istikrarının sağlanmasıdır. Ekonomi eski Bakanı Kemal Derviş bu konuyu kaleme aldı. Derviş hükümetlerin kısa vadeli projeksiyonlarının merkez bankaları için zararlı olduğunu belirtti. İşte Derviş'in Dünya Gazetesi'ndeki köşesi:

Donald Trump’ın 20 Ocak’ta ABD Başkanı olarak göreve başlaması ABD ve dünya genelinde ekonomik politika yapıcıları daha da kısa vadeci düşünme yapısına itebilir. Eğer durum böyle olursa özellikle de para politikaları, kalkınma ve ticaret alanlarında resmi önlemler ve uzun vadeli hedefler arasındaki gerilimin artmasını bekleyebiliriz.
Para politikaları deyince 2001 finansal krizinde Türkiye’nin Ekonomi Bakanı olduğum zamanlar aklıma geliyor. O zaman en önemli önceliklerimden biri görevim öncesindeki on yıl boyunca yüzde 30-70 seviyelerinde seyreden orta vadeli enflasyonu tek haneli seviyelere düşürmekti. Çok büyük zorluklarla Türkiye Merkez Bankası’nın para politikası enstrümanları üzerinde bağımsız bir kontrolü olmasını sağlayan, hükümet ve merkez bankasının enflasyon hedefini birlikte belirlemesini öngören bir yasayı geçirmiştik - ki bence düzgün bir anlaşmaydı.
2001 yılında enflasyon yüzde 65’e yakın bir seviyede olacaktı ve Uluslararası Para Fonu Türkiye’nin gelecek yıl için yüzde 20 hedefi sözü vermesini istiyordu. Biz yüzde 35 sözü verdik ve bu hedefin de üzerine çıkarak 2002 yılında enflasyonu yüzde 30’un altına indirdik.
Bu hikayeden çıkarılacak ders merkez bankasının güvenilirliğinin artmış olmasıydı. Yüzde 35 hedefini koyduktan sonra ülke genelinde şirketleri ziyaret etmiştim ve hepsi bütçelerini yüzde 50-55’lik bir enflasyona göre yapıyordu. Onlara hedefin yüzde 35 olduğunu vurguladığımda güvensizliklerini nazik gülümsemeleriyle belli etmişlerdi. O yüzden bu hedefin de üzerine çıkıldığında merkez bankasının stabil ve etkin bir şekilde Türkiye’ye daha uzun yıllar hizmet verebilecek bir kurum olduğuna dair inanç yaygınlaşmıştı.
Güvenilir ve bağımsız merkez bankaları son otuz yıldır dünya genelinde ekonomik politikalar alanında çok değerli bir varlık haline geldi. Uzun vadeli düşünce yapısının faydalarını gösteren iyi birer örnek oldular. Tabii ki merkez bankaları her zaman haklı değildir; fakat seçim kazanmak için devamlı kısa vadeli mühendisliklerle uğraşan hükümetlerden çok daha iyidir.
Kısa vadecilik ve uzun vadecilik ekonomik kalkınma konusunda da birbiriyle çelişebiliyor. Sıklıkla iş dünyası liderlerinden rekabetçi ihale yasalarının kalkınma ajanslarıyla ‘anlaşma yapmalarına’ engel olduğuna dair şikayetler alıyordum. Hızlı anlaşmalara imkan vermeyen şeffaf satın alma süreçleri yavaş olsa da, bu konuda ısrarcı olmanın altında iyi bir neden yatıyor. Her projede kaybedilen ‘zamana’ rağmen çalışmalar rekabetçi ihale yasalarının genelde tasarruf sağladığını ve uzun vadede yolsuzluğu azalttığını gösteriyor. Eğer formaliteler işleri çok yavaşlatıyorsa çözüm rekabetçi ihale yönteminden vazgeçmek değil prosedürleri basitleştirmektir.
Benzer bir şekilde ticaret politikalarında bazı korumacı önlemler bir sektöre hatta bir ülkeye kısa vadede hızla fayda sağlayabilir. İyi düzenlenmiş ihracat teşvikleriyle bu faydalar uzun bir süre de devam edebilir. Fakat nihayetinde diğer ülkeler misilleme yaptığında ve ticaret savaşları yeni düzen haline geldiğinde maliyetler faydaları hayli aşar ve herkesin durumu eskisinden daha kötüye gider. Dünya Ticaret Örgütü tam da bu senaryoyu engellemek için kurulmuştu. DTÖ’nün kabul edilmiş kuralları ve yasal prosedürleri genelde bu rekabetçi korumacılığı da hizada tuttu.
Bu ve iklim politikaları gibi benzeri bir çok alanda, kısa ve uzun vadecilik arasında net bir al gülüm ve gülüm meselesi vardır. Genel olarak konuşacak olursak, en iyi politikalar hem kısa hem de uzun vadeyi hesaba katanlardır. Ama zamanla uzun vadeli düşünce anlayışı haklı olarak iyi bir yönetimin kendine özgü damgası haline geldi. John Maynard Keynes ‘uzun vadede hepimiz öleceğiz’ derken haklıydı fakat insan ömrü hayli uzun vadeli olabiliyor. Ayrıca bugün yaptığımız - ya da yapmadığımız - politika seçimlerinden çocuklarımızın ve torunlarımızın nasıl fayda sağlayacağını da düşünmeliyiz.
Özel sektörden gelen politik liderler kamu hizmetinde deneyimi olan liderlere nazaran daha kısa vadeli bir yaklaşım izmele eğilimindedir. Çünkü birçokpazar her çeyrekte ve yıl sonunda kar açıklaması için teşvikte bulunur ve hisse senetlerini herşeyin üzerinde görür.
Yani uzun yıllar özel sektörde görev yapmış kişilerle dolu yeni Trump yönetimi muhtemelen hızlı ve seri anlaşmaları uzun vadeli politikalara ve kurum inşasına tercih edecek gibi görünüyor. Bu yaklaşım kısa vadeli kazançlar sağlayabilir hatta harika sonuçlar doğurabilir. Ve birçok gözlemci yavaş ve prosedürcü bir bürokrasi döneminin ardından bu durumu hoş karşılayacaktır. Ne de olsa uzun vadeli düşünce yapısı henüz net olmayan bir geleceğe ilişkindir ve beklenenden çok daha farklı sonuçlar doğabilir.
Fakat liderler aşırı bir kısa vadecilik anlayışına bürünürse - örneğin büyük vergi muhafiyet yasaları geçirerek, herhangi bir vergi geliri artışı sağlamayarak, kamu kurumlarını zayıflatarak, diğer ülkelerin yapacağı misillemeleri hesaba katmadan gümrük vergileri uygulayarak veya korumacı başka politikalar izleyerek - kazançlar çok uzun süre devam etmez. Ne politikada ne de ekonomide hiçbir reform kurunun yanında yaşı da yakan cinsten olmamalı.
Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/merkez-bankasi-turkiyede-nasil-sayginlasti/1156776


6 Ocak 2017 Cuma

'Kör Havuz'a kademeli son verilecek

Piyasada ‘kör havuz’ olarak bilinen, aracı kurum isimlerinin eş anlı olarak görülememesi uygulamasına kademeli olarak son veriliyor. Borsa İstanbul’un yönetim kurulunda aldığı bir başka karar da, BIST-30 dışındaki bütün hisselerde üyelik bilgilerinin eş anlı olarak yayınlamak oldu. Uygulamanın başlamasının ardından her ay BIST 30 içindeki 5 hissenin de kademeli olarak üye bilgilerinin yayınlanması amaçlanıyor. Teknik hazırlıklar tamamlandıktan sonra uygulama bu yıl içerisinde başlatılacak ve 6 ay deneme uygulaması yapılacak. Bu uygulamanın sonunda genel bir değerlendirme yapılacak ve devam edip edilmeyeceğine karar verilecek. Hisse senedi işlemlerinde, gerçekleşen emirlerde taraf olan aracı kurum isimlerinin gizlenmesine 2010 yılında başlanmış ve zaman içinde “kör havuz” olarak adlandırılmıştı. “Kör havuz”, büyük ve kurumsal yatırımcıların, gün içinde yaptıkları işlemleri diğer yatırımcıların takip edememelerini sağlıyor. Bu sistemde, anlık olarak işlemlerin hangi kurumdan yapıldığı görünmezken, gün sonunda belli bir ücret karşılığında veri terminalleri aracılığıyla yatırımcılarla paylaşılıyor. Uygulama uzun zamandır yoğun bir şekilde tartışılıyor.

Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/borsa-istanbulda-kor-havuz-sona-eriyor/1155504



26 Aralık 2016 Pazartesi

En büyük il ekonomileri

TÜİK, 2016 yılı 3. çeyrek milli hasıla rakamını açıkladığında iller bazında milli hasıla rakamlarını da açıkladı.
Türkiye rakamı güncel olmakla birlikte illerin rakamları iki yıl gecikmeli açıklandığından 2004 – 2014 yılı arasını kapsıyor. 2015 ve 2016’da durumun değişip değişmediğini bilmiyoruz. Açıklanan 10 yıla bakıldığında illerin milli hasıla büyüklüğünde sıra değişmeleri dikkat çekiyor. Büyük çoğunlukla iller yerlerini korumuş. 81 ilin sıralamasında ilk dördün sırası (İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa) değişmemiş. Ancak çok büyük gelişme gösteren veya tersine sıra kaybı yaşayan iller de var. Osmaniye 12 sıra, Yalova 11 sıra, Van ve Mardin 8’er sıra tırmanmış. Osmaniye 2004’te 81 il içinde 57’nci büyük ekonomiyken, 2014’te 45’inci sıraya çıkmış. Osmaniye’de bu çıkışı sağlayan yıllık yüzde 10’un üzerindeki büyümeler. 2009 kriz yılında bile yüzde 1.9 büyüme olmuş. Aynı şekilde Yalova 2004’te Türkiye’nin illeri içinde 63’üncü büyük ekonomiyken, 2014’te 54’üncü büyük ekonomi olmuş. Mardin ve Van’da da büyük gelişme var. Bu illerin ekonomileri 2004 – 2014 arasındaki 10 yıl içinde hızlı büyümüş. Her iki il de 8 basamak tırmanmış. Van ili, Türkiye’de 81 il içinde 33’üncü büyük ekonomi, Mardin ise 35’inci sıraya yükselmiş. Aksaray 7 basamak tırmanmış. Ekonomik olarak Türkiye’nin 49’uncu büyük ili olmuş. Bu ilde son yıllarda büyük otomotiv yatırımları olmuştu. Düzce ve Elazığ 3 basamak tırmanmış.
Güneydoğu illerinde dikkat çeken gelişme
2004 – 2014 arasında Güneydoğu illerinde dikkat çekici bir tırmanma olmuş. Sadece 8’er basamak tırmanan Van ve Mardin’de değil, diğer illerde de önemli ilerleme sağlanmış. 81 il sıralamasında Bitlis, Siirt 6’şar basamak atlamışlar. Şırnak 4 sıra, Batman 3 sıra, Bingöl 2 basamak tırmanmış. Diyarbakır ilinin ekonomik büyüklük sırasında bir değişme olmamış. Güneydoğu illerinde, o dönem yakalanan yatırım ortamı bölge illerinde hızlı büyüme sağlamış görünüyor. Bölge illerinden sadece Ağrı’da 5 sıra, Hakkari’de 2 sıra gerileme olmuş. Yozgat ve Burdur’da ekonomi hız kaybetmiş Büyük kayıp yaşayan iller içinde Yozgat dikkat çekiyor. 2004’te Türkiye illeri içinde 42’nci büyük ekonomi olan Yozgat, izleyen 10’uncu yılda 50’nci sıraya gerilemiş. Nevşehir ve Burdur ekonomileri 7 sıra geri düşmüşler. Çorum, Isparta, Tokat 5’er sıra kaybetmişler. Kastamonu ve Sinop ekonomisi de diğer illere göre hız kaybı yaşamış ve bu iller 4’er sıra gerilemişler. Aydın, Kars ve Bartın 3’er basamak gerilemiş.
10 il 10 yılda yüzde 300’ün üstünde artış yakalamış
TÜİK rakamlarında illerin 2004’ten 2014’e yıl yıl ürettikleri milli hasıla ve 10 yılda nereden nereye geldikleri de görülüyor. 2004’e oransal olarak en fazla büyüme sağlayan illerin başında Siirt var. Bu ilin 2004 milli hasılası 841.3 milyon lirayken, 2014’te 3.9 milyara çıkmış. Artış oranı yüzde 360. Yalova, Osmaniye, Kocaeli, Mardin, Bingöl, Bitlis, Şırnak, Gaziantep, Van ekonomilerini 10 yılda yüzde 300’ün üzerinde büyüten iller olarak öne çıkıyor. Kocaeli 2004’te 16.5 milyarlık milli hasıla üretirken, 2014 milli hasılası 74 milyara çıkmış. Hem hızlı büyüyen hem de ekonomisi büyük olan illerden Gaziantep, aynı dönemde milli hasılasını 8.5 milyardan 35 milyara çıkarmış.
Türkiye’nin 81 ilinden 76’sı 10 yıl gibi uzun bir sürede ekonomilerini en az iki katına çıkarırken, sadece 5 il bu hızı yakalayamamış. Yozgat yüzde 175 artışla sonuncu sırada. Diğer 4 il ise sırasıyla şunlar: Isparta, Çorum, Ardahan ve Tokat.
Osmaniye vakası demir - çelikle geldi
Osmaniye Ticaret Odası Başkanı Murat Teke, ildeki bu büyük çıkışın nedeni şöyle anlattı: “Bu çıkıştaki en önemli etken demir-çelik yatırımları. 2004’te bizim OSB’miz faaliyete geçti. Şimdi bu OSB’de en büyük iş kolu demir çelik oldu. 10’dan fazla büyük demir-çelik yatırımı var. Limana 11, demiryolu istasyonlarına 5 km. mesafede. İskenderun ve Payas bölgesi durumunu korurken burada gelişme oldu. Osmaniye, Türkiye’nin demirçelik merkezlerinden biri haline geldi. Tosyalı, Baştuğ, Koç Haddecilik gibi birçok yatırım yapıldı. Bunun yan sanayisi, lojistiği oluştu. Tekstilde de önemli yatırımlar oldu ama asıl büyüme katkısı demir çelikten geldi. Son dönemde bir de zeytincilik büyük gelişme gösteriyor. 4 milyon adet ağaç oldu. Bu sektör de katkı yapıyor.”




Alıntı:
http://www.borsagundem.com/haber/en-buyuk-il-ekonomilerinde-sira-degisti/1151618