21 Eylül 2018 Cuma

Bankalar için stres testi zamanı

Dün açıklanan Yeni Ekonomi Paketi sonrası bankalar stres testine sokulacak.

Borçlu Türkiye’nin Yeni Ekonomik Programı dün açıklandı. Bakan Albayrak’ın açıkladığı programın fiyat istikrarını, ekonomide dengelenmeyi ve bütçe disiplinini sağlamaya yönelik olduğu söylendi. Yeni ekonomi programı, iş dünya tarafından gerçekçi ve ayakları yere basan bir program olarak nitelendirildi. Tabi bizim dikkatimizi çeken nokta, hedeflerin mevcut düzene uygun şekilde yani dolar kurunun 6 TL civarında kalmasına göre yapıldığı oldu. Doların 4 TL ye düşmesi yada 8 TL ye çıkması halinde hedeflerin yine şaşacağı aşikar! Kaldı ki dolar kıtlığını aşmaya yönelik bir çözüm planı gözükmüyor. Bu yüzden dolar/TL hem Merkez’in faiz artırımı hem de plana rağmen 6 TL’nin altına gelmedi diyebiliriz. Çünkü dolara talep sürüyor. Geçen haftaki verilere göre, yerlilerin gerilemede Dolar aldığı görülüyor. Üstelik sürecek de! Önümüzdeki ay borç geri ödemesi 8 milyar dolar olacak.

Planın iki yeni hamlesi var. Birincisi Kitlesel Fonlama ve kripto para gibi yeni nesil finansman yöntemleri yaygınlaştırılacaktır. İkincisi Bankaların güncel mali yapılarını ve aktif kalitelerini tespit etmek için mali bünye değerlendirme çalışmaları yapılacaktır. Yani her hafta mali sonuçları net olan bankalar, Stres Testine sokulacak. Sonuçlara göre mali yapıları güçlendirilecek (yani bedelli sermaye artışları vb) ve alamadıkları kredileri yapılandıracak tedbirler devreye sokulacak. Bu konuda önceki gün Yeni İstanbul Yaklaşımının imzalandığını hatırlatmak gerekiyor. Ancak bankaların takipteki alacakları % 3 seviyesinde iken “Batık kredilerin başka bir kuruma devredilmesi” saçma olur. Bu konudaki haberleri dün BDDK Başkanı “planda yok” diyerek yalanladı. Önümüzdeki günlerde bankalarla ilgili sermaye ihtiyaçları stres yaratabilecek konu olacaktır.

20 Eylül 2018 Perşembe

Türkiye'deki kur krizi gelişmekte olan piyasalara sıçrar mı

Türk Lirası'nın son dönemde yaşadığı keskin düşüş ve kurda yaşanan oynaklık, özellikle döviz cinsinden borcu olan özel sektör için büyük bir risk teşkil ediyor
Türk Lirası'nın Amerikan Doları'na karşı Ağustos ayı içinde yaşadığı hızlı değer kaybı duruldu.

Ancak TL'nin yılın başından beri yüzde 40'a yakın olan değer kaybının etkileri, önümüzdeki dönemde bankacılık sektörü ve döviz cinsinden borcu olan şirketler üzerinde görülecek.

TL'deki değer kaybının hızlı olduğu dönemde, Türkiye ile aynı sepette yer alan Arjantin, Brezilya, Güney Afrika, Kolombiya, Endonezya ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinde de düşüş yaşandı.

Türkiye'deki kur krizinin diğer gelişmekte olan ülkelere sıçrayarak bulaşıcılık etkisi yarattığı ifade edildi.

Ancak asıl soru işareti, piyasalarda yaşanan panik havasından çok daha önemli: Türkiye'deki kur krizinin, küresel çapta görülecek bir gelişmekte olan ülkeler krizinin işaretçisi olup olmadığı önümüzdeki dönemin en çok tartışılan konusu olabilir.

Önce yabancı sermaye akışı, sonra kurun düşüşü

Küresel ekonomi, geçtiğimiz yıllarda gelişmekte olan ülkelere yayılan çok sayıda krize tanık oldu.

Türkiye'nin şu an içinden geçtiği dönemin, 1990'lı yıllarda Asya ve Latin Amerika ülkelerinde görülen borç kriziyle benzer özellikler taşıdığı bazı ekonomistler tarafından dile getiriliyor.

Bunu en son öne süren isimlerden biri Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman oldu.

Krugman: Türkiye'de yaşanan 1998 Asya Krizi'ne benziyor

TL'nin değer kaybıyla yaşananların, 1998 Asya Krizi'nin tekrarına benzediğini yazan Krugman, iki senaryo arasındaki benzerliklere yol açan olayları şöyle sıralıyor:

Bir ülke birkaç yıl boyunca yüksek oranda yabancı sermayeye maruz kalıyor ve döviz cinsinden borçlanıyor. Ancak farklı sebeplerden ötürü bu para akışı duruyor, bunun üzerine kurun düşmeye başlamasıyla ekonomi kırılganlıklara açık bir hale geliyor ve borçlarını ödeyemiyor.

Peki, Türkiye, 1990'lı yıllarda Asya ve Latin Amerika'da görülene benzer bir krizle karşı karşıya mı? Bu bölgelerde neler yaşanmıştı?

1980'lerde Latin Amerika'ya sermaye aktı

1990'larda önce Meksika'nın sonra da Tayland'ın tetiklediği krizlerden önce, Latin Amerika ülkelerinin 1980'lerde yaşadığı borç krizinden bahsetmek gerek.

1970'li yıllarda Meksika, Arjantin ve Brezilya başta olmak üzere Latin Amerika ülkeleri, sanayileşme ve altyapı yatırımları için ABD'li ticari bankalar ve diğer uluslararası kreditörlerden yüksek oranda borçlandı.

1970'in sonunda 29 milyar dolar olan bu borç, 1978 yılında 159 milyar dolara, 1982'de 327 milyar dolara çıktı.

1983 yılında bu ülkelerin dış borcu neredeyse gayri safi yurt içi hasılalarının (GSYH) yüzde 50'sine denk geliyordu.

Ancak 1980'lere gelindiğinde yükselen petrol fiyatlarına paralel olarak dünya ekonomisinin resesyona girmesi tablonun grileşmesine yol açtı.

ABD ve Avrupa'da faizlerin yükselmesi yatırımların da bu ülkelere kaçmasına neden oldu.

Latin Amerika ülkelerinin ekonomilerinin daralması ve para birimlerinde değer kayıplarının yaşanması borçlarını ödemekte zorlanmaları sonucunu beraberinde getirdi.

Bunun sonucu olarak Meksika'nın 1982'de uluslararası topluma borçlarını ödeyemeyeceğini açıklamasıyla ekonomik kriz ayyuka çıktı.

Sonuç olarak 16 Latin Amerika ülkesi ve 11 gelişmekte olan ülke borçlarını yeniden yapılandırmaya gitti.

Ticari bankalar borçları yeniden yapılandırırken, Uluslararası Para Fonu (IMF) da bu ülkelere kredi sağladı.

1994'de Meksika'da devalüasyon ve Tekila krizi

1994 yılına gelindiğinde zaman ise Meksika'nın para birimi pesodaki değer kaybı nedeniyle krize girdiği görülüyor.

Dünya literatürüne "Tekila Krizi" olarak geçen kur krizi, Meksika'nın sınırlarını aşıp diğer gelişmekte olan ülkelere sıçramıştı.

O dönemde Meksika, hem siyasi açıdan büyük sorunlarla mücadele ediyordu hem de seçimlerin kıyısında olduğu için yabancı yatırımcıyı çekmek amacıyla peso cinsinden ihraç ettiği hazine tahviline dolar cinsinden ödeme garantisi veriyordu.

Meksika'nın mali politika ve para politikasıyla ilgili attığı bir dizi adım, pesonun değerlenmesine, bu da sermayenin ülke dışına çıkmaya başlamasına yol açtı.

Döviz rezervleri kuruyan ve resesyonun kıyısında olan Meksika'da merkez bankası, 20 Aralık 1994'de pesoyu yüzde 13-15 devalüe etmeye karar verdi. Sermaye kaçışını engellemek için de faizleri yükseltti.

İki gün sonra peso serbest bırakılsa bile yatırımcıda oluşan panik ile para birimi hızlı bir şekilde değer kaybetmeye devam etti.

Bu durum diğer Latin Amerika ülkeleri ile gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinde de değer kaybına yol açtı.

Hükümetin ve şirketlerin dolar cinsinden borcu olması ülkenin borçlarını ödeyemeyerek temerrüde düşmesine sebep oldu.

Meksika ekonomisinin kurtuluşu, ABD'de Bill Clinton yönetiminin 1995'te çıkardığı kanun aracılığıyla mali yardımın sağlanması ve IMF'nin devreye girmesiyle oldu.

Asya Krizi: Tayland Bahtı ile başlayıp dünyaya yayıldı

1997'de Asya'da görülen borç krizine bakıldığında da yine öncesinde yabancı sermayenin aktığı bir bölge olduğu görülüyor.

1980 ve 1990'larda Asya ekonomileri, sermaye akışı sayesinde hızla sanayileşmiş, büyümüş ve ihracat patlaması yaşamıştı.

Bu dönem Asya ekonomileri, diğer gelişmekte olan ülkeler için büyüme ve sanayileşme anlamında örnek olarak gösteriliyordu.

Düşük faiz sayesinde yüksek oranda yabancı yatırımcı çeken Asya'da bireylerin ve şirketlerin kısa dönemli döviz borçlarında artış görüldü.

Ancak 1990'ların ortalarında gelindiğinde Asya ekonomilerinin kapasitesini aştığı, bu yüzden fazla ısındığı gözlemlendi. İhracat oranları gittikçe düşmeye başladı.

Krizin 1997'de patlamasına yol açan ise Tayland Bahtı'nda görülen devalüasyon oldu.

Tayland hükümetinin emlak piyasasında beliren krizin üstesinden gelmek için bahtın ABD Doları'na olan çıpasını kaldırma kararı almasıyla para biriminde sert bir devalüasyon yaşandı.

Tayland bu karardan önce döviz cinsinden borcu yüzünden iflas ettiğini açıklamıştı.

Bunun üzerine Doğu Asya para birimlerinin çoğunda da yüzde 38'e varan değer kayıpları görüldü.

Küresel çapta hisse senetleri değer kaybetti, satış dalgası diğer gelişmekte olan ülkelere de sıçradı. Bölgede görülen kriz yıl sonunda Brezilya ve Rusya'ya kadar ulaştı.

1996 yılında Doğu Asya'ya giren sermaye 93 milyar dolar; 1997'de bölgeden çıkan para ise 105 milyar dolar oldu.

Endonezya, Güney Kore ve Tayland bu krizden en çok etkilenen ülkeler oldu. Sonunda bu ülkeler de IMF'ye gitmek zorunda kaldı.

Yüksek cari açık ve düşen kur

Farklı yıllarda farklı sebeplerle meydana gelen bu borç krizlerini inceleyen analistler, bütün senaryolarda yüksek cari açığın ve para birimlerinde görülen sağlam değer kaybının ortak özellikler olduğunu belirtiyor.

Endonezya'da 1990'lardaki kriz öncesi döviz cinsinden borcun GSYH'ye oranı yüzde 60'dan az iken, 1998'de para birimi rupiahın değer kaybıyla bu oran yüzde 170'e kadar çıktı.

Bugün de küresel piyasalarda ABD Merkez Bankası'nın (Fed) faiz artırarak sıkılaşmaya gitmeye başlamasından ötürü bir panik durumunun yaşandığı görülüyor.

2008 finansal krizinin ardından gelişmekte olan ülkelere gelen yabancı sermaye, artık bu ülkelerden çıkmaya başladı.

Bu durumdan Türkiye de etkileniyor.

Türkiye'de liranın değer kaybı, dış borç ihtiyacının yükselmesine neden olduğu için dikkatle izleniyor.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) verilerine göre, cari açık 2017 yılında 47.1 milyar dolar oldu.

Bu, dış finansman ihtiyacının sadece bir ayağını oluşturuyor.

TCMB'nin açıkladığı Haziran ayı verilerine göre ise, Türkiye'nin bir yıl içinde döndürmesi gereken kısa vadeli dış borç stoku 179 milyar dolar.

Bu da Türkiye'nin bir yıl içinde ihtiyaç duyduğu dış finansmanı 230 milyar dolar seviyesine kadar çıkarıyor.

Merkez Bankası'nın açıkladığı verilere göre banka dışı firmaların net döviz açık pozisyonu ise Mayıs ayında 217,3 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.

2002'den beri en yüksek oran

Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın verilerine göre, Türkiye'nin net dış borç stokunun GSYH'ye oranı 2018'in birinci çeyreğinde yüzde 34,3 olarak gerçekleşti.

2017'de ise bu oran yüzde 34,2 oldu. Bu rakam, 2002'den beri en yüksek orana işaret ediyor.

Türkiye'de cari açığın GSYH'ye oranı da son dönemde artmış vaziyette.

Bu oran 2018'in ilk çeyreğinde Garanti Yatırım'ın tahminine göre yüzde 6,3 olarak gerçekleşti.

2017'de bu oran yüzde 5,5 olmuştu, 2016'da yüzde 3,8'di.

'Türkiye'nin yaşadıkları 4 nedenle borç krizlerine benziyor'

Fed'in eski araştırma direktörü olan Erkin Şahinöz, Türkiye'nin son dönemde içinden geçtiği süreci 1990'larda Latin Amerika ve Asya'da yaşanan borç krizlerine benzeten isimlerden.

BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Şahinöz, bunu krizlerin dört ortak özelliğine dayandırarak açıklıyor:

Krizler, dolar faizinin ya artmakta olduğu ya da dolar faizinin zaten yüksek olduğu dönemlerde yaşanmış: Fed'in sıkılaşmaya gitmesi bunun bir göstergesi.
Krizler 'Her şeyin çok iyi gittiğinin sanıldığı' dönemlerde ortaya çıkıyor: Şahinöz, Türkiye'nin potansiyelinin üzerinde büyümesini ve cari açığının yükselmesini buna örnek gösteriyor.
Krizler genelde para ve maliye politikalarının gevşek olduğu dönemleri takiben yaşanıyor: Şahinöz, TCMB'nin yüksek enflasyona rağmen kur şokuna geç cevap vermesini ve maliye politikasının kur şoku öncesinde gevşek bir şekilde seyretmesini bu sürecin bir parçası olarak gösteriyor.
Krizler, genelde özel sektörün dış borçlanmasının çok yükseldiği dönemlerin arkasından çıkmış: Türkiye'de de benzer bir durum olduğunu rakamlar gösteriyor.
'Benzerlikler de var, farklılıklar da'
Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden Prof. Dr. Burak Saltoğlu ise benzerliklerin de farklılıkların da olduğu görüşünde.

Saltoğlu'na göre, iki senaryoda da özel sektörün borçluluğunun yüksek olduğu görülüyor.

Ancak Saltoğlu, Asya'da krizin görüldüğü dönemde kambiyo rejiminin sabit olduğunu, Türkiye'de ise serbest kur rejiminin olduğunu aktarıyor.

'Geç ve eksik tepkiler krizi derinleştirir'

1980'ler ve 1990'larda Latin Amerika ve Asya'da yaşanan örneklere baktığımızda, krizin patlak vermesinin ardından çoğu ülkenin IMF'nin kapısını çaldığını görüyoruz.

Ancak ekonomistlere göre Türkiye'nin kur krizini, bir ekonomik ya da finansal krize dönüşmeden atlatması mümkün.

Geçmişteki örneklerin aksine doğru mali politikalar ve doğru para politikası ile Türkiye'nin yumuşak bir iniş gerçekleştirmesi, sert bir krize girmeden bu süreci atlatması sağlanabilir.

Saltoğlu, şu an için çok olumsuz bir tablodan uzak olduğumuzu, ancak geç tepki verilmesinin bir krizin ortaya çıkmasına yol açabileceğini söylüyor:

"Bir aşamada sorunlu döviz kredileri için bankacılıkta bir yeniden yapılandırmaya gitmek durumundayız. Bu süreçte Türkiye'nin 1-2 çeyrek daralması muhtemeldir. Doğru maliye, bankacılık, hazine, para politikası eşgüdümüyle kriz çok iyi yönetilirse, bu daralmalar daha sınırlı tutulabilir. Ama geç ve eksik tepkiler krizin derinleşmesine neden olur.

"Son dönem borsa, faiz ve kurdaki şok seviyeleri Güney Doğu Asya ülkelerindeki finansal şok seviyelerine yakın. Bu krizlerde bu ülkeler yüzde 6 ile yüzde 10 arası daraldılar. Finanstan reel kesime yansıyacak bu daralmaları iyi yönetebilirsek daha düşük bir daralma seviyesiyle atlatabiliriz. Süreci nasıl yöneteceğimiz kadar küresel şartlar ve jeopolitik risklerin nasıl şekilleneceği de bir etmen."

'Türkiye sert iniş yaşarsa kriz tüm gelişen ekonomilere yayılır'

Ekonomist Şahinöz de bağımsız para politikası ve kamu disiplininin yanı sıra ABD ve Avrupa Birliği gibi Batı ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesinin önemli bir adım olduğunu söylüyor.

Ancak Türkiye'ninekonomik ya da finansal krize girmesi halinde, bu durumun diğer ülkelere sıçraması çok büyük bir ihtimal olarak gösteriliyor.

"Türkiye yumuşak iniş yerine sert iniş yaşarsa kriz tüm gelişen ekonomilere yayılır" diyen Şahinöz, bunun nedenini şu şekilde açıklıyor:

"Gelişen ekonomiler üç kanal üzerinden birbirlerine bağlı durumdalar: 1. Finansal kanallar, 2. Ticari kanallar, 3. Psikolojik kanallar. Bu bağların güçlü olması ve sıcak paranın tüm gelişen ekonomileri aynı sepette görmesi, bir gelişen ekonomide yaşanan krizin diğerlerine de sıçramasına neden olmaktadır."

Ancak Şahinöz, gelişmekte olan ülkeler krizinden ziyade "gelişmiş ekonomilerin borsalarında tarihin en büyük saadet zinciri yaşandığını" söyleyerek 2019 ya da en geç 2020'de bir küresel kriz bekliyor.

Ekonomist Saltoğlu da Türkiye'deki bir krizin diğer ülkelere yayılacağı görüşünde.

Ancak Saltoğlu'na göre Asya ülkeleri en son krizden sonra ev ödevini iyi çalıştığı için Türkiye ve Latin Amerika daha kırılgan.

Saltoğlu, "Kriz özellikle global anlamda derinleşirse gelişmiş ülkelerdeki daralmalar 1997'dekine benzer, hatta daha bile derin olabilir" yorumunda bulunuyor.

(BBC)

18 Eylül 2018 Salı

Piyasa değeri en yüksek şirketler açıklandı

PWC dünyanın 2018'de piyasa değeri en yüksek şirketi hangisi oldu sorusunun yanıtını en yüksek artışla bunu yapan şirketler üzerinden değerlendirerek yayınladı.

İşte piyasa değerlerine göre dünyanın en büyük şirketleri...


1- Apple

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri 1 Trilyonu 4 Ağustos itibariyle aşmıştı.


2- Amazon

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri 1 Trilyonu 4 Eylül itibariyle aşmıştı.


3- Alphabet

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 719


4- Microsoft

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 703


5- Tencent

Merkezi: Çin

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 496


6- Berkshire Hathaway

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 492


7- Alibaba

Merkezi: Çin

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 470


8- JPMorgan Chase

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 375


9- ICBC

Merkezi: Çin

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 336


10- Bank of America

Merkezi:Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 307


11- Çin İnşaat Bankası

Merkezi: Çin

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 259


12- Intel

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 243


13- TSMC

Merkezi: Tayvan

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 201


14-Boeing

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 193


15- Ping An Insurance

Merkezi: Çin

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 190


16- Mastercard

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 184


17- Dow Du Pont

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 148


18- NVIDIA

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 140


19- Kweichow Moutai

Merkezi: Çin 

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 137


20- Netflix

Merkezi: Amerika

Piyasa Değeri (Milyar Dolar): 128



17 Eylül 2018 Pazartesi

Dolara alternatif arayan ülkelerin sayısı artıyor

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, rezerv para olarak Amerikan dolarına alternatif arayan Asya ve Avrupa ülkelerinin sayısının giderek arttığını belirtti.

Rossiya 1 televizyonundaki ‘Moskova. Kremlin. Putin' programına konuşan Peskov, doların onlarca yıldır dünyanın temel rezerv parası olduğunu kaydederek, "Doları çıkaran ülke olarak ABD birden, bu rezerv parasına güveni sarsmaya başlayan adımlar atmaya başlıyor. Sadece Doğu'da değil, Avrupa'da da ABD dolarına bağımlılığı nasıl minimize edebileceklerini düşünmeye başlayan ülkelerin sayısı gidere artıyor. Onlar birden şunu anladı, a) bu mümkün, b) bunu yapmak lazım ve c) yapabilen canını kurtarsın" ifadelerini kullandı.

Peskov, "Sallanan sistemin yerine yeni bir mihveri koymak hiç de kolay bir iş değil. Ama alternatif arayışının başlaması bir gerçek" diye kaydetti.

(Sputnik Türkiye)

İş Bankası'ndan Atatürk hissesi açıklaması

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İş Bankası'ındaki Atatürk'ün hisselerine ilişkin yaptığı açıklamaya bankadan yanıt geldi
İş Bankası'nın CHP'ye ait olan yüzde 28 oranındaki payına ilişkin olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan dönüşü önemli açıklamalarda bulundu.

CHP'nin İş Bankası'ndaki yüzde 28'lik payının Hazine'ye aktarılabileceğini belirten Erdoğan, bu konuyu gazetecilerin de araştırmasını istedi.

Erdoğan uçakta şunları söylemişti:

“(CHP’nin bir TV kanalını satın aldığı iddiası) Bir TV kanalı açmış açmamış çok önemli değil. Partili birinin televizyonu da olabilir. Bunlar önemli değil. Ama daha önemli bir suç var. Siyasi partiler banka kurabilir mi? Hayır, kuramaz. Ama şu anda CHP, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü suistimal ederek, onun Cebi Hümayunundan dediğim, İş Bankası hisselerinin yüzde 28’inin sahibi durumunda. Oradan para alamıyor ama yönetim kurulunda dört üyesi var. Bu dört üye ne iş yapar? Buna bir bakılması lazım. Ben diyorum, bir defa Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu tür bir varlığı herhangi bir siyasi partinin etiketi altına giremez. Girse girse Hazine’ye girer. Öyle mi? Vakıfbank’ta da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ciddi bir hissesi var. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bu hissesini genel müdürlüğe aktarmak için gerekli talimatı verdik. Oradan gelecek gelir vakıf yatırımlarında kullanılsın. Zaten haram. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün haramla ne alakası olur? Olmaması lazım. Bunu Vakıf Katılım’a veya genel müdürlüğe vermesi lazım ki Vakıflar Genel Müdürlüğü bütün eserlerinde bu harcamaları yapsın. Bu çok çok ciddi bir imkan.”

BANKADAN AÇIKLAMA GELDİ

İş Bankası ise konuyu ilişkin detaylı bilgilendirme yaptı. Atatürk'e ait hisselerin Atatürk tarafından CHP'ye devredildiği, oy haklarının CHP tarafından kullanıldığı temettülerinin ise Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu'na gittiğini kurum açıkladı.

İşte o açıklama:

Bugünkü yayın organlarında ve sosyal medyada yer alan Bankamızdaki Atatürk hisselerinin temsili konusundaki değerlendirmeler ile ilgili olarak aşağıdaki açıklamanın yapılmasına gerek görülmüştür:

Türkiye İş Bankası milli mücadele ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından elde edilen siyasi bağımsızlığın iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmesi için 26 Ağustos 1924 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatları ve sermayeye bizzat katılımıyla kurulmuştur. 1 Milyon TL tutarındaki kuruluş sermayesi Atatürk ile yakın çevresindeki asker ve bürokratların yanı sıra Anadolu ticaretinin önde gelenlerinin mütevazı birikimlerinden karşılanmıştır.

Atatürk’ün vefatının ardından vasiyetnamesine uygun olarak Atatürk hisseleri Cumhuriyet Halk Partisi’ne devredilmiş, yine vasiyete uygun olarak hisselerin oy hakları Cumhuriyet Halk Partisi tarafından kullanılmış, hisselerden kaynaklanan temettü vasiyette belirtilen şekilde Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’na tevdi edilmiştir. Banka’nın 100 yıla yaklaşan tarihi içerisinde bu hisselerin mülkiyetine ve temsiline dair ortaya çıkan farklı görüşler nedeniyle konunun yargıya taşındığı da olmuştur.

Bugün Banka hisselerinin %31,79’u halka açık olup, çoğunluk hissesi ise %40,12’lik bir oran ile Türkiye İş Bankası Mensupları Munzam Sandık Vakfı’na yani Banka çalışan ve emeklilerine, İş Bankalılara aittir. Atatürk hisselerinin oranı ise %28,09’dur.

Çoğunluk hissesi, Yönetim Kurulu teşkilinde de yine çoğunluğu Türkiye İş Bankası Mensupları Munzam Sandık Vakfı’na vermektedir. Dolayısıyla, Türkiye İş Bankası, sermaye yapısı gereğince Atatürk hisselerini temsilen Yönetim Kurulu’nda bulunan üyelerin kim olduğu ya da kim tarafından aday gösterildiğinden bağımsız olarak, olağan ticari faaliyetlerini tarihi boyunca olduğu gibi kanunlara, mevzuata, ticari prensipler ve kuruluş misyonuna uygun olarak devam ettirmektedir.

Atatürk hisselerinin mülkiyet ve temsilinin vasiyet, yasalar ve yargı çerçevesinde Türkiye İş Bankası tüzel kişiliğinden bağımsız olarak belirlenmiş olduğu açıktır. Atatürk hisselerinin geçmişten günümüze CHP ve Hazine tarafından birlikte ya da ayrı ayrı temsil edildiği durumlar olmuştur. Ancak, bunun Bankamızın faaliyetleri ve iş yapış biçimi üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu değildir. Bankamız faaliyetlerini her zaman kuruluş amacına uygun bir biçimde ülkemizin kalkınması ve gelişmesine azami katkıyı sağlamak hedefiyle, kanun, mevzuat ve ticaretin amir hükümleri içerisinde onurla, inançla, samimiyetle yerine getirmek için gereken özeni göstermiştir.

Türkiye’nin milli sermayesi olarak, üstlendiği sorumluluğun bilincini faaliyetleri ile daima ortaya koyan İş Bankası siyaset malzemesi yapılamayacak önemde bir kuruluş olup, özellikle ülkemizin yoğun ve hassas gündemi içinde tüm değerlendirmelerin bu önem çerçevesinde yapılması milli menfaat meselesidir.

Bankaların güven müesseseleri olduğunu, bu güvenin ulusal ve uluslararası kamuoyu nezdinde hassasiyetle korunmasının bankalarımızdan ziyade milli ekonomimiz açısından önem taşıdığını kamuoyunun bilgi ve takdirine sunarız.

15 Eylül 2018 Cumartesi

Bankalarda mevduat faizi yüzde 28'e dayandı

Merkez Bankası’nın önceki gün politika faizini yüzde 24’e çıkarmasıyla özel ve kamu bankaları mevduat faizleri 2 ila 4 puan artışa gitti.

Faiz artışından sonra ticari kredilerin yıllık maliyeti yüzde 38'leri buldu. Bankaların tüketici kredilerinde de bir faiz ayarlaması yapacağı öğrenildi. Hafta başında tüketici kredi faizlerinde artış yaşanması bekleniyor. Merkez Bankası'nın faiz indirim kararları, kredi faizinin hemen ucuzlamasını sağlamıyor ancak, Faiz artışı mevduat ve kredi faizlerinde hemen yükselişe yol açıyor.

Merkez Bankası, güçlü bir parasal sıkılaştırma kararı ile yüzde 24'e çıkardığı politika faizi ile yabancı yatırımcının TL varlıklara olan talebini artırmayı hedeflerken, diğer yandan bu faizi bankalara borç para verirken kullanılıyor. Dolayısıyla bu faiz oranı dolaylı olarak bankaların maliyetlerini artırıyor ve mevduat faizlerini ve kredi faizlerini de etkiliyor. Merkez Bankası verilerine göre, 7 Eylül ile biten hafta itibarıyla TL ticari kredi faizleri ağırlıklı ortalama yüzde 32.57'e çıktı. Oysa 27 Nisan'da yüzde 16.32 seviyesindeydi. İhtiyaç kredilerinde ise ağırlıklı ortalama faiz oranı yüzde 33.82'ye kadar çıktı. Ağustos sonunda bu oran yüzde 30.29'du. Yükselişe geçtiği 27 Nisan'da ise yüzde 19.96 seviyesindeydi, tam 13.86 puan arttı.

Döviz kısıtlaması ve uymayanlara ağır yaptırım!

Bugünkü Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı 85 sayılı kararında döviz cinsinden işlemlere yasaklar getirilmektedir. Bilindiği gibi daha önce de ihracat bedellerinin 180 gün içinde ülkeye getirilmesi ve döviz bedelinin %80’inin bozdurulması zorunlu tutulmuştu.

Bugünkü Resmi Gazete’de yayımlanan karar aşağıdaki gibidir.

“Türkiye’de yerleşik kişilerin, Bakanlıkça belirlenen haller dışında, kendi aralarındaki menkul ve gayrimenkul alım satım, taşıt ve finansal kiralama dâhil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamaz.

Bu Kararın 4 üncü maddesinin (g) bendinin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren otuz gün içinde, söz konusu bentte belirtilen ve daha önce akdedilmiş yürürlükteki sözleşmelerdeki döviz cinsinden kararlaştırılmış bulunan bedeller, Bakanlıkça belirlenen haller dışında; Türk parası olarak taraflarca yeniden belirlenir.

Bu Karar yayımı tarihinde yürürlüğe girer.”

Buna göre, Türkiye’de yerleşik kişilerin, kendi aralarında (Bakanlıkça belirlenen haller dışında)

1- Menkul ve gayrimenkul alım satım,

2- Taşıt ve finansal kiralama dâhil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş

3- Hizmet ve eser sözleşmelerinde

sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamaz.

Bu düzenleme Türkiye’de yerleşik olanların kendi aralarında yapacakları işlemi kapsamaktadır. Taraflardan biri yurt dışında yerleşik ise bu düzenleme o işlemler için geçerli olmayacaktır. Yukarıda 3 maddede saydığımız ilk iki madde bakımından konu anlaşılır durumda ama üçüncü madde oldukça kritik. Bu halde sadece menkul ve gayrimenkul alım satımı ve kiralaması değil iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde de döviz cinsinden ve dövize endeksli işlem yapılamayacaktır.

Örneğin, iki şirket kendi arasında döviz cinsinden veya dövize endeksli sözleşme yapamayacak, mal ve hizmet ticaretinde bulunamayacaktır.  Hemen vurgulayalım ki, burada sözleşmeye atıfta bulunulmaktadır. Bilindiği gibi sözleşme yazılı olabileceği gibi sözlü de olabilir. Yazılı sözleşme yapılmaz ise bu düzenleme kapsamına girmeme gibi bir yorum da yapılamaz.

Bu düzenleme sonrası özellikle iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde getirilen yasaklama nedeni ile faturaların döviz cinsinden kesilmesi dahi tartışılabilecektir. Kanaatimce konu Tebliğ düzeyinde acilen açıklığa kavuşturulmalıdır.

BU DÜZENLEMELERE UYMAMANIN CEZAİ YAPTIRIMI NEDİR?

Hem ihracat bedellerinin yurda getirilerek bozdurulması hem de dövizle işlem yapılması yasağına uymayanlara ne gibi yaptırım uygulanacaktır? Yasakların geldiği bilinmekte ama yasağı delenleri ne tür cezaların beklediği bilinmemektedir. 32 sayılı Kararın 21’inci maddesinde yaptırıma ilişkin düzenlemeye yer verilmiştir.

“Kambiyo denetimine yetkili elemanlar ile kambiyo müdürlükleri (kambiyo murakabe mercileri) tarafından yapılan denetlemelerde bu Kararda öngörülen işlemleri ifa eden kişilerden, işlemlerinde Karara aykırılıklar tesbit edilenler hakkında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun zabıt ve aramaya dair hükümleri uygulanır.”

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun zabıt ve aramaya dair hükümleri ise oldukça ağır yaptırımlar içermekte, eşyanın (paranın) zaptına kadar gidebilecek bir süreci düzenlemektedir. Cezai müeyyide ağır olduğu için hem ihracat bedellerinin yurda getirilme ve bozdurulması düzenlemesine hem de bugünkü düzenlemeye azami özen gösterilmesinde fayda bulunmaktadır.

http://www.borsagundem.com/yazarlar/doviz-kisitlamasi-ve-uymayanlara-agir-yaptirim-yazisi/1342883